27 Ekim 2016 Perşembe

Captain Fantastik

-spoiler--
Kapitalizmin düdüklü tencereyi patlatmadan istediği ürünü çıkarabilme becerisine hayranım gerçekten. Gerçi Captain Fantastik filmi bazılarımızın hissettiği basıncı arttırabilecek düzeyde.
Havada kalan sözlerimi şöyle açıklayayım; toplumun reaksiyon gösterdiği konular hakkında, insanların basıncını düşürecek, amiyane tabirle gazını alacak türden filmlerin gösterime girmesini kapitalizmin bir başarısı olarak görüyorum tıpkı, işçi sendikaları gibi. Sistemin bekası için, sistemden rahatsız olanların rahatsızlıklarını tamamıyla değilse de bir miktar gidermek, kendilerine doğru bir şeyler yaptıklarını hissettirmek, haklılıklarını ya da en azından anlaşılabildiklerini göstermek suretiyle, sistemden görünürde ödün verilir. Veya sistemin (daha fazlasına olanak sağlamaksızın) yerilmesine imkân sağlanır. Böylece insanlar sistemle savaşmaktan vazgeçerler zira rahatlamışlardır. Benim de çok sevdiğim fight clup, bu konuda aklıma gelen en çarpıcı örnek.
Gelelim Captain Fantastik’e, müthiş zekâsıyla sistem, okulsuzluk akımını yakaladı. Giderek daha fazla insanın (sadece elitlerin değil, sıradan insanın) üzerinde düşündüğü, okulu sorguladığı bir zamanda, captain fantastik gösterime girdi. Baba ve okula gitmeyen altı çocuk hakkındaki film, basıncı azaltır mı, yoksa arttırır mı tam emin değilim. Nedenlerini sıralayacağım.
Filmde çocuklarını okula göndermek yerine, ormanda, doğal şartlarda eğitim veren bir baba vardı. Bu aileye okulsuz denilebileceği gibi denilemez de. Okulsuz düşüncedeki bir kısım insanlar için evet okula gitmediklerine göre çocuklar okulsuzdur, fakat benim de düşüncelerini paylaştığım diğer bir kısım insana göre ise bu çocuklar dibine kadar okulludur, neden?
Bunun birkaç nedeni var. Bana göre okulsuzluk; ev okulu değil, unschoolingtir. Ev okulunda, hazır müfredatı, devletin öğrenmeniz için önünüze koyduğu planı, başka biri değil de siz uygularsınız çocuklarınıza. Veya siz devletin otoritesini kendi üzerinize alıp kendi müfredat ve planınızı uygularsınız. Bu plan, karakterleri farklı, eğilimleri farklı, merakları farklı olan çocuklarınıza göre değişiklik arz etmez. Yani okul mantalitesi eve sızmıştır. Artık ebeveyn; öğretmen/Milli eğitim bakanı /müdür otoritelerini de üzerine almıştır. Unschooling ise, çocuğa ve aileye göre değişen, yöntemleri belirsiz olan, felsefenin günlük yaşama spontane diyebileceğimiz şekilde yansıdığı bir tarzdır. Dolayısıyla Captain Fantastik filmi, okula gitmeyen ama okul kafasında düşünen bir aileyi konu almıştır. Bunu birkaç örnekle açıklayayım;
Filmde Ben (baba), 6 çocuğu için aynı, tek tip eğitimi uyguluyordu. Çünkü doğada yanlarında bıçaktan başka bir alet olmadan yaşamayı önemsiyordu. Çocuklar için hazır olunuştan çok dâhil olunuş söz konusuydu. İstekten çok itaat (tıpkı okullarda olduğu gibi). Günlük planlar programlar; hayat öyle gerektirdiği için değil, baba günlük planı öyle kurguladığı için (tıpkı okullarda olduğu gibi) yapılıyordu. Yani Ben, kendi hayalindeki okulu çocukları için uyguluyordu (günümüzde duvardan bağımsız okulların da varlığını hatırlarsak, okul düşüncesinin binadan ayrı bir şey olduğunu daha kolay anlayabiliriz). Hatta hayallerine kendini öyle kaptırmıştı ki, annenin büyük oğlu için yaptığı üniversite başvurularını görmemiş, öyle ki itiraz edeceği kesinlikle bilindiği için bu durum ondan gizlenmişti. Unschoolingte, çocuğun istekleri önemlidir, herhangi başka otoritenin sürecin yönetimi açısından böylesine etkin bir şekilde devreye girmesi sadece okul zihniyetinin devamıdır.
Filmde çocuklar babalarına güvenseler ve sevseler de aslında sürecin çok da farkında değildiler. Büyük oğlan, “bir kitapta yazmadığı sürece hiçbir şey bilmiyorum” derken, aslında okullu çocukların açmazını dile getirmiyor muydu? E hani, doğada öğrenilen şeyler, tek başına hayatta kalma becerisi? Nerede tefekkür, özgür ve özgün düşünce? Filmdeki bu cümle aslında tecrübe azlığına gönderme yapıyordu, hem de onca tecrübeye rağmen. Demek ki çocuğun bilmek istediği, yaşamak istediği, öğrenmek istediği şeyleri karşılayan bir tecrübe ortamı sunulmamış çocuk için. Babasının önemli bulduğu hayat için gerekli tecrübeleri edinebilecekleri yaşam sunulmuş önlerine.
Filmde anlatılan okulsuz yaşamda baba, öğretmen rolünü de üstlenmektedir demiştim. Bu durum, çocukların duygusal ihtiyaçlarını bir baba olarak görmesini engelledi. Çocuklar kaya tırmanışı yaparken düşen oğluna, bir baba gibi değil, bir öğretmen olarak yaklaşmasını sağladı. Aynı şekilde annelerini kaybetmiş evlatlarıyla duygusal bir paylaşım kurmaktan onu men etti. Bu esnada yaşadıkları kızgınlık ve kırgınlıkları göremedi. Çünkü o kendini, çocuklarını hayata hazırlayan öğretmen baba olarak görüyordu. Hâlbuki babalık buna indirgenemez. Aynı durum eşinin hastalık süresinde de kendini gösteriyor olsa gerek, zihnindeki ütopyaya kendini o denli adamıştı ki, eşinin hoşnutsuzluklarını başta alınan kararlar nedeniyle paylaşamadı. Eşi hayattayken hayalinden ödün veremedi, filmin senaristleri eşinin ölümü vasıtasıyla idealistliğiyle yüzleşmesini sağlattılar. Filmde bu yüzleşme çok yüzeysel gerçekleştiğinden nasıl oldu da bir anda sistemle bütünleşen bir şahsa dönüştü tam olarak anlayamadım ben. Yani nasıl oldu da bir anda o öğretmen baba, idealist koca, eşinin uzunca hastalığı döneminde yapamadığı sorgulamaları yapıverdi ve orta halli bir çiftçiye dönüşüp çocuklarını okula yazdırmaya karar verdi? Hâlbuki birbirinden bambaşka eğitimler veren seçkin üniversitelerin tamamından kabul alan oğluna, “6 dil biliyorsun onlar sana ne öğretebilirler” demişti (Sanırım filmin en kötü yerlerinden birisi burasıydı yani final. Zaten Fight Clup'taki kahramanımız da kişilik bölünmesi yaşayan şizofrenin tekiydi).
Filmde okulsuzlukla ilgili dile getirmek istediğim bir mesele daha var; “bilginin iktidarı”. Filmde belki de okulların gerçekte hiçbir şey öğretmediğinin altını çizmek için gerçekleştirilen, 8 yaşındaki okulsuz çocuk ile ortaokul ve lise seviyesindeki çocukların bilgi karşılaştırılması. Evet bir noktada doğru bir yere parmak basmış; müfredata giren şeylerin çoğu öğrenilmiyor sadece mış gibi yapılıyor, o halde okul öğrenimini kutsamak neden? Ama bir diğer taraftan da o parmağın beni rahatsız eden bir tarafı var; 8 yaşındaki çocuğum insan hakları bildirgesini öğrenmek zorunda mı? Okulun karşısında olmak için ya da okula gitmemek için sebebimin okulun verdiklerini benim daha iyi şekilde almam mı gerekiyor? Yani kim ne kadar bilgi yüklemesi yapabiliyorsa o sistem daha mı iyidir? Maalesef ben öyle düşünmüyorum. İnsan hakları bildirgesini “kendi düşünceleriyle” ifade eden bir çocuğu yetiştiren aile, yasla baş edebilmek adına da olsa marketi soyamaz, hırsızlık yapamaz, çocuklarına başkasına ait koyunları avlamasını salık veremez; aksi halde bilgi sadece iktidar aracı olur, yaşamanın değil. Filmde, tipik bir hata yapılmış, bilgiye sahip olan güçlüdür; fakat şu sorulmamış, hareketlerimizin meşruiyetini güçlülükten almak zorunda mıyız?
Filmde sadece okulsuzluk işlenmiyordu aslında, tema onun üzerinde dönmekle birlikte, buna bir şeyler de iliştiriliyordu, misal; okula düşüncesini onaylamayan aileler temelde kural tanımadıkları için okula karşıdırlar. Buna örnek olarak, misafir oldukları ailedeki sofra kurallarına uymamaları ve cenazeye katılım şekilleri verilebilir. Eğer Captain Fantastik Filmini prototip olarak alacaksak, tüm okulsuzluk düşüncesine sahip olan aileler, başkalarının, bulundukları ortamın kurallarına uyum sağlamayı ret mi ederler?
Sahneleri hatırlayalım; “masa etrafında oturmuş aile bireyleri ve annenin ölümü konuşuluyor”, “Ben küçük kızına şarap servisi yapıyor”. Evet annenin ölümü hakkında açık sözlü oluşu olayı dramatize etmeyişi etkileyici, fakat bunu kendi çocuklarıyla yapmıştı, diğer ailenin bu tarzı reddetmesine rağmen onların çocuklarını buna maruz bırakması doğru muydu gerçekten? Ya da o sofranın kurallarına aykırı olmasına ve kendileri de konuk olmalarına rağmen çocuklara şarap servisi yapması doğru muydu? Açıkçası kendi soframda yapılsa bunu saygısızlık olarak addederdim. Ben’in sofrasında yapılsa; onların yaşam biçimi. Okulsuzluk felsefesindeki insanların tamamı başkalarından gelen her tür kuralı reddettikleri, diğer insanların yaptıklarını yanlış gördükleri için mi okulsuzluk yapıyorlar, mesele bu mu?
Diğer sahne; annenin cenazesine katılım. Bence çok tatlı, sevimli, kendilerince doğru biçimde giyinmişlerdi. Benim için problem babanın törene müdahil olma biçimiydi. Bu törenin öncesi yok muydu, neden inisiyatif alıp, eşi olarak kendi bir tören düzenlemedi de, düzenlenen cenaze törenine başkaları için sabote eder şekilde müdahale etmeyi tercih etti?
Babada var olan bir karşıtlık, karşı olma durumu filmin pek çok sahnesine yansıyordu. Kendi olmak istemekten çok, başkası olmamak. Kendi hayatında huzurla yaşamaktan çok, huzursuz etmek. Belki de motivasyonu bu olduğu için, izleyicilerin anlamlandıramadığı bir şekilde birden bire ve öylece boyun eğiyor sisteme. Bir savaşın içinde ve kaybediyor; “Hataydı diyor ama güzel bir hata”.
Unschooling her zaman savaşın ürünü değildir ve her zaman karşıtlıktan beslenmez. Hayat bir keşif sürecidir ve hata diye bir şey yoktur süreçte. Kendin için çocukların için en iyinin ne olduğunu denersin, eğer sürece odaklandıysan asla kaybetmezsin. Mühim olan okulsuz zihniyettir, birkaç yıl okulu tercih etmezsin de bir gün gelir okulu tercih de edebilirsin. Eğer karşıtlık üzerinden kendini konumlamadıysan bu bir boyun eğiş değildir, bu yeni bir deneyimdir. Okula giden aile fertleri okulsuz zihniyette olabilir, filmde olduğu gibi okula gitmediği halde okullu zihniyette olmak da mümkündür.
Film hakkında olumlu eleştiriler yapılıp, olumsular sıralanmaya devam edilebilir. Fakat ben sıkıldım artık :P sadece şunu söylemek istiyorum; unschooling dediğimiz şey Kaptan Fantastik’in ütopyasına indirgenemeyecek bir mesele. Üzücü olan o ki, kapitalizm onu görmek istediği gibi görüyor.

daimi yabancı

Fotograftaki kandil sebebiyle tanistik niko'yla. Koyun en yuksek kismindaki mezarligi ve icindeki kiliseyi gezmistik. Zeytinyagini kandile ceviren bu aparati nerden bulabilecegimi merak etmistim.
Mezarligin cikisinda saga sola bakindim kime sorabilirim diye. O esnada niko arabasindan cikmis bizim oldugumuz yone dogru yuruyordu. Merhaba dedim biraz uzaktan. Ziyaretci misiniz? Hayir diye cevap verdi gulumseyerek. Hayir demek, bu koydenim ve rumum demekti. Kilise yonune dogru yurudugune gore hatta gorevli bile olabilirdi ki bu balli lokma tatlisi olurdu.
Kendimizi tanitip size bir sey sorabilir miyim dedim. Bana her seyi sorabilirsin dedi yine ozguven akan bir gulumseyisle. Acikcasi o oyle soyleyince hazirda sıkı bir sorum olsaydi diye hayiflandim. Her seyi sorabilecegimi soyleyen birine soracagim sey; "acaba zeytinyagi kandillerinin ustundeki o aparat nedir, nerden bulabilirim ve neden zeytinyagininin altinda su var?" şeklinde gayet basit siradan ve teknik bir soru olacakti. (Ee seyy mezarligi gezdim bayildim.. fotograflar, danteller, kandiller... aslinda size cok basit ve teknik bi sey soracaktim..)
Niko sorularimi cevapladi. Fakat o adini halen bilmedigim aparatin yunanistan geldigini ve burda satilmadigini ogrenince sorum bosa cikmis oldu..
Asil konuya nasil girdik tam emin degilim. Sanirim burda mi yasiyorsunuz diye sormusumdur.
Niko 30 yasina kadar gokceada tepekoyde yasamis. Daha sonra cocuklarinin gelecegi adina yunanistana gocmeye karar vermis.
1964de niko 14/15 yaslarindayken kibris krizi patlak vermis. Aslinda olaylarin evveli var fakat 64 islerin iyice karmasiklastigi yil. Kibrista sanirim bir turk katliaminin ertesi gubu turkiyedeki gazeteler, "daha ne bekliyorsunuz imroz (gokceada) ve bozcaadanin da kibris gibi mi olmasini istiyorsunuz" mealinde mansetler atmaya basliyorlar.
O gunden sonra imrozda rumlar adina (gokceadada o zamanlar sadece rumlar yasiyormus. 7 köy olarak. Turkler sadece atanan memurlarmis) zor gunler basliyor. Mallarinin buyuk kismi istimlak ediliyor. Okullari kapatiliyor. Bilinen en buyuk rum koylerinden biri olan derekoye (tepekoyun komsusu) acik cezaevi yapiliyor ve turkiyenin muhtelif yerlerdinden mahkumlar (katl, hirsizlik vs suclulari) koye getiriliyor. Bunlar koyde serbest gezebiliyorlar. O yil koyde 6 rum olduruluyor. Tepekoyun 200 bahcesini sulayan iki cesmesinin suyu kesiliyor ve merkeze yonlendiriliyor, zayif akan bir cesme icmek icin birakiliyor.
Gokceada halki zorla tehcir edilmiyor lakin goce mecbur kilinmaya calisiliyor. Kibris olaylari devam ettikce burdaki rumlar uzerindeki baski artiyor. Kibris harekatiyla son hadde ulasiyor. Pek cok rum, dogduklari koyu terkedip yunanistana goc ediyor.
Kotu seyler yasamissiniz affedebildiniz mi diye sordum nikoya. Yine gulerek, "insanlarin sucu yok ki" dedi. "Politikacilarin hatalari bunlar." "Ben cok seyler gordum, yasadim. Darbeler ve baskalarini... pek cok hukumeti. Sana aciklikla soyleyeyim en rahat ettigimiz donem su son 10 /15 yillik donemdir." Bu gercekten boyle mi diye sordum. Evet dedi. "Davutoglu yunanistanda bizim dernegimize gelip bizimle konustu. Bizi ulkeye davet etti, donun dedi. Ama ben samimiyetine ancak istimlak edilen mallarimizin yarisini bize geri verirlerse inanacagim."
Koydeki insanlar 40/ 50 yil kadar once burdan goc etmisler. O zamandan sonra Kendi koylerine cok zor sartlarda ve cok kisa zaman dilimleri icin gelmelerine izin verilmis. Dolayisiyla burdaki (istimlak edilmemis) arazilerinin evlerinin arazilerindeki damlarinin bakimlarini yapamamislar. Evler ve damlar yikilmis. Arazilerin sinirlari kaybolmus. Gecen yillarda koyden kadastro geciyor ve bu arazilerin de %80i yine istimlak ediliyor. Niko bu kasittir dedi. "Yanlislik felan degil. Arazimin icindeki dam yikigini goruyor fakat orayi tarla olarak tapuya geciriyor. Boylece benim oraya ev yapmam engelleniyor. Ne zamanki eski hukumetler goz actirmayin mumkun oldugunca zora kosun diye olayi takip ettikleri gibi bu hukumet de elinizden geldigince kolaylastirin diye olayi takip ederlerse, istimlak edilen mallarimizin yarisi bize verilirse ancak o zaman samimiyetine inanirim hukumetin" dedi.
Peki, topraklarinizi birakip yunanistana goc ettiniz nasil karsilandiniz diye sordum. Eglenceli bir soruya cevap veriyormus gibi; "turk tohumu" dediler dedi. "Burda gavur deniliyoruz orda da turk tohumu. Kimseye yaranamiyoruz"
Okulun karsisindaki ne mutlu turkum diyene'yi sordum bu defa. Cok egleniyor gibiydi. "Her sabah andimizi bize okuturlardi dedi gulerek yine. 'turkum dogruyum caliskanim' halbuki biz turk de degildik. Caliskan da. Biz cocuktuk. Ustelik rum cocuklari"
Zamanini aldigimiz icin ozur dileyip sorularimiza cevap verdigi tesekkur ettik nikoya. Bana her seyi sorabilirsin dedi niko yine mutebessim.
Sanirim dedim size sormak istedigim cok sey var ama bunun icin uzun zaman gerekli.
Evet dedi... gunlerce konusabiliriz.
Vedalasip ayrildik.
Tekrar gokceadaya gidersek sadece ilk ismini bildigim bu hos insana ulasmanin bir yolunu arayacagim sanirim.

18 ağustos 2016

müşteri ya da misafir

3 gun candarlida bir apartta kaldik. Aslinda apart demek ne kadar dogru bilmiyorum. Ev sahipleri alt katta yasiyordu. Ust kati fazla esyalariyla dosemisler ve gunluk olarak kiraya vermisler. Bu is icin de mimar kizlari tesvik etmis onlari. Mobilyalar hep eski. Ama temiz. Fazla kalan kumaslardan perdeler masaortuleri yapilmis. Şık miydi? Pek sayilmaz. Ama sempatik sayilirdi. Aeg bir buzdolabi, kapagi siyaha boyanmis.. 1980lerin avizeleri salona kondurulmus.
Eve varinca ev sahibi; "uzaktan geldiniz hanim pişi yapti 10 dakikaya hazir olur" diye sofraya cagirdi bizi. Denize gidecegimiz gun hayatimda ilk defa sevdigim bir hamagi bize emanet etti. Agaclara kurun uyuyun diyerek. Her gorduklerinde bir eksiginiz var mi, pazara gittik lazim bi sey olursa soyleyin dediler. Ocagin yanina biraz seker biraz tuz biraz da kahve birakmislar. Kahvalti icin guneste pisirilmis recel getirdiler.
Bugun ayrilirken biz de kahvaltiya davet ettik onlari. Bol bol muhabbet ettik. Dogal yasamdan, koyden sehirden, tarihi eserlerden vs.. mutlaka kizimla tanismalisin dedi ev sahibi. Hafta sonu ziyaretine gelen kizlarini da cagirdilar tanismak icin.
Mimarmis merve ve yuksek lisansini kadin ve kent uzerine yapmis. Oyle cok konusacak sey vardi ki. Ve oyle tatliydi ki merve. Telefonlarimizi aldik birbirimizin. Istanbula gelince izmire gelince diye konustuk uzerine.
Nerdeyse biz hic gitmeyelim aksam hic olmasin modundaydik. Ayrilirken orda kaldigim gunlerde yaptigim bir magneti hatira olarak hediye ettim onlara. Belki bir daha geldigimde siyah boyali aegnin uzerinde de gorebilirim umuduyla.
Simdi gokceada ugurlu koyde baska bir aparttayiz. Dun kaldigimiz eve gore cok daha hallice bir evdeyiz. Buzdolabi daha yeni. Mobilyalar da oyle. Ev de daha buyuk. Ve Her iki eve de ayni parayi oduyoruz.
Fakat burdaki ev sahibi; "daire şu, anahtar da ustunde" deyip gitti.
Dunkuler dost biriktirmeye de niyet etmisti sanirim. Burda sadece musteriyiz.

14 ağustos 2016

gel de olma.

Rana 15 gunden fazladir kulagindan sikayetci doktor kontrolunde bi sey gorulmedi her sey normal. Ama sikayetler dinmeyince test yapildi.
Testin sonucunu doktora goturmeden evvel bir aksam kendisi de cocuk doktoru olan bir beyin baba oldugu bir eve aksam oturmasina gittik. Ben ilk kez tanisiyorum. Baba islamci. Antifeminist. Kadinin calismasina karsi. Ilim ve bilim ayrimi yapip mimarlik sosyoloji tip vs gibi ilimleri bilim olarak kodluyor. Ve kadinin bunlarla ugrasmasini gerekli bulmuyor. Neyse laf lafi acti benim 3 aylik bir sure icin calistigimi ogrendi. Hay ogrenmez olaydi. Rananin kulagindaki sorun bana patladi. :D neymis? Ben calistigim icin cocuk travma yasamis ve kulaginda problem olmadigi halde sirf ilgi cekmek icin oyle davraniyormus. Guldum gayri ihtiyari; uzerinden 3 ay gecmis 3 aylik calisma eylemimin boylesi bir travma uretme ihtimaline :))
Dun yeniden doktora bu defa sonuclarla gittik. Cocugun kulaginda sivi birikmis ve bu onu rahatsiz etmekteymis!! Cevap tamamen bilimsel ve nesnel. :D
Kendi dogrularimizi savunmak adina baskasinin hayati uzerinde yorum yapmak kibir /had bilmezlik degilse nedir?
Ve gel de feminist olma! 😂

okulsuzluğu konuşuyoruz, anarşik miyiz neyiz?


Bir iki gün önce okulsuz eğitim anneleri ya da alternatif eğitim arayışçılarıyla bir yolculuk yaptık. Okul ve okulsuzluk hakkında konuştuk. Zihnim dolu kafam karışık, dolu doluyum ve düşüncelerimi nasıl ayrıştırıp düzgün ifade edebileceğimden emin değilim. Ama deneyeceğim.
Buluşmamızda, okulsuzluğun resmi olarak onanması meselesi tartışılan konulardan biriydi. Bir diğeri de okulun ne kadar kısıtlatıcı özgürlüğü bastırıcı ve tek tipleştirici olduğu...
İkinci görüşe genel olarak katılıyorum. Mimarisinden, doğayla kopuk binalarına, Foucault’cu bakışla hapishaneye benzemesine, ihtiyaç duymadan öğretilmeye çalışılan şeylerin varlığına, gereksiz bilgi yüklemesine, müfredat denen şeyin her çocuğa enjekte edildiğinden, çocukların
ders başarısı ölçeğinde başarılı görülmesine vb. tonla eleştiriye katılıyorum. Kesinlikle çarpık bir eğitim anlayışının ortasındayız ve zaten bu bizi çıkış aramaya yöneltiyor.
Fakat bu bizim için böyle en çok. Yani çocuğuna alternatif eğitim imkânları sunabilecek, eğitim dediğimiz şeyi sorgulayabilecek, çocuğunun birey olduğunun farkında ve çocuğunun öz benliği adına bir şeyler yapma çabasında olan aileler için ve o ailelerin çocukları için durum böyle.
Hâlbuki Türkiye'de pek çok çocuk ailesine bakmak ve geçimini sağlamak için okula gönderilmiyor. Daha açık bir şekilde ifade edersem çocuğum okulda kısıtlanacak, yetenekleri körelecek ona ben daha iyisini sunabilirim düşüncesiyle değil, babası kumar oynadığı, parasını içkiye yatırdığı, ya da tembellik yapmaktan hoşlandığı için ya da kız çocukları özelinde söylersek okumak için yeterine seçkin olmadığı için, okul erkeklerin ayrıcalığı olduğu için,  vb.. sebeplerle okula gönderilmiyor.
Bu çocuklar için okul, yeteneklerin körelmesi değil evde kalmasına göre açılması demek, baskılanması değil, baskıdan kurtulması demek. Pek çok çocuk için okul şu haliyle bile ‘başka bir hayat mümkün’ demek.
Yine Türkiye'de pek çok dar gelirli ailenin çocuğu için okul, bir fırsat eşitliği sağlıyor. Sosyoloji eğitimim esnasında okuduğum makalelerden hatırımda kaldığı kadarıyla Avrupa ülkelerinde okula rağmen fırsat eşitliği söz konusu olamıyor. Baştan yönlendirmeler, gelecek hakkında erken öngörüler çocuğun tüm hayatı hakkında değişmez bir yola girmesini sağlıyor. Hâlbuki Türkiye'de köy ilkokulunda hayata atılmış çocukların üst düzey bürokrat olabildiklerini görüyoruz. Evet, okulun, özellikle, Türkiye'de okulun çok sakat yönleri olmakla birlikte tamamen her yönüyle çöpe atmak bana Türkiye gerçeklerinden habersiz olmayı gerektiriyor gibi geliyor.
Geçenlerde bir arkadaşın, bazı çocukların baba mesleklerine yönlendirilmesinin zorunlu olması gerektiğini yazdığını gördüm. Ülkeye marangoz da lazımdı boyacı da.
Ben eğitim konusundaki düşüncemde bireyi esas alıyorum sanırım. Bireysel tatmin olma duygusu ülkenin ihtiyaç listesinden önemli geliyor. Çünkü zaten sevmediği işi yapan kimsenin ülkeye de faydası yok. Dolayısıyla çocuk merkezli hareket etmeyi ve çocuğun ihtiyaç ve merakları çerçevesinde istediği alanda uzmanlaşmasına yardim etmeyi daha doğru buluyorum.
Ben ne çobanı kutsarım ne de doktoru bu anlamda. İşini iyi yapan, doğayla ve insanla uyumlu olan, mutmain ve hayata katkı sağlayan çobanı ve doktoru kutsarım.
Yani köyde çocuk, çoban olmak zorundaysa ve başka bir seçeneği yoksa bu benim için ‘Allah yardımcısı olsun’dan başka bir şey değil. Başkasının hayatı hakkında ahkâm kesemem; "Ne var yani çoban olduysa?" (Aynı düşüncem sevmediği bölümde prestiji için ya da ebeveynlerin hayallerini yaşatmak için istemeye istemeye okuyan ve meslek edinen gençler için de geçerli; “Mühendis olmuşsun beğenmiyorsun”)
Toplaşıp konuştuğumuz arkadaşlarımızın tamamı eğitim dediğimiz konuda sancı çeken insanlardı. Okulsuz anne deyince benim aklıma gelen arkadaşlarımın büyük çoğunluğu üniversite mezunu, iyi titrleri olan arkadaşlar. Yani şöyle diyebiliyorum onlardan bahsederken; mühendis, tarihçi, ilahiyatçı, öğretmen, sağlıkçı, edebiyatçı, hukukçu vs.
Okulsuz eğitimin Türkiye'de yasal hale gelmesi için yukarıdaki gibi veya benzer bir sosyal dokunun oluşması gerektiğini düşünüyorum. Açıklayayım, şöyle ki; ebeveynlerin hayatlarında eğitim konusunun birinci öncelik olduğu bir toplumda okulsuzluk daha rahat karşılanacaktır devlet tarafından bence. Açıkçası ben devlet insani olsaydım sırf iyi niyetimden, çocukların aileleri tarafından istismar edilmemesi veya ailesinin seçeneklerine mahkûm kalmaması için bile zorunlu eğitimi bugünkü Türkiye'de devam ettirmem gerektiğini düşünebilirdim. Ki üstelik ben zorunlu eğitime karşı biriyim.
Arkadaşlarla konuşurken okulun kötü insanların yetişmesine vesile olduğu söylendi. Bu önerme ispatlanabilir mi? Okulsuzluk felsefesini bu şekilde tartışmak yani tüm insanları kapsayacak şekilde tartışmak ne kadar sağlıklı, bilmiyorum. Okul son iki yüzyılın bir olgusudur. Tarihin bundan önceki dönemlerinde kötü, statükocu insanlar yok muydu? Zalimler, caniler ve katiller? Fransız devriminden sonra oluk oluk kan dökenler okullu muydu? Ya da bugün günümüzde okula gitmeyen herkes ârif mi?
Okul ve okulsuzluk meselesi benim kendim için değerlendirebileceğim bir şey bana göre. Ebeveynler olarak bizim ve çocuklarım için neyin daha iyi geleceğine bakarak değerlendirebileceğim bir şey. O yüzden tüm insanları içerecek okul/okulsuzluk yargılaması benim dışımda. Kimine okul, kimine okulsuzluk iyi gelir.
Bugün okul resmi ve mecburi. Fakat alternatif eğitim seçeneğini seçip okulsuzluğu tercih eden ailelere karşı benim bildiğim bir hapis cezası vs uygulaması pratikte yok. (devamsızlıkla ilgili kanuni yaptırım için bkz; http://mevzuat.meb.gov.tr/html/24.html ) Para cezası ise yaklaşık aylık 500 lira civarına denk geliyor ki bu da servis+yemek demek. Ödenir yani Allahın izniyle. Ve bu ceza da pratikte uygulandı mı bilmiyorum.
Ben iki kızım için de okulsuzluk sancısı çekiyorum. Ve eğer bunu gerçekleştirsem bile bugün yasal prosedür için enerji harcamayı tercih etmem. Bence bu, çocuğunun eğitimiyle bizzat ilgilenen bir ailenin ceza alması gündeme gelirse düşünüp organize olunacak bir mesele. Yani demek istediğim; sistem bana mani olmuyorsa sistemi su an kaşımaya gerek yok. Ona daha zaman var.
Konuşulan konulardan bir diğeri de alternatif okullaşmaydı. Özel okul, özel müfredat demek normalde. Ama TR'de durum böyle değil. Okulların kendilerine özel müfredatları yok. Kimse başını ağrıtmak istemiyor. Genelleyerek söyleyecek olursam; basmakalıp eğitim sistemi biraz daha cicili bicili sınıflarda, biraz daha özel hissettiren bir ortamda sunuluyor o kadar.
Garip olan su ki, alternatif eğitim amacıyla yola çıkmış pek çok okul, diğer okullarla aynılaşmış ve kapitalistleşmiş durumda. Fakat bu daima böyle olacağı anlamına gelmiyor. Nesin matematik koyu ve bbom okulları ilham verici bence. Neden denenmesin?
Okulsuzlukla ilgili benim en büyük sancım metropol bir şehirde bunu gerçekleştirmenin güçlükleri.
Sokaklardan çocukların çekildiği, bahçesiz betonlarla dolu caddelerde, doğal merakı kamçılayacak cevreden yoksun bir şekilde, metrekarelere hapsolmuş yasam şartlarında, ciddi bir toplumsal baskıya maruz olarak okulsuz eğitim beni bir kaç kez düşündürüyor.
Bence okulsuz felsefesinde olup metropolde yaşayan bizlerin en büyük handikabı yasal prosedür filan değil, çocuklarımızı besleme kaynaklarımızın yetersiz olması ve bu kaynakları çoğaltmakta sorumluluğun anne ve babaların sırtında olması.
Bu sebeple okulsuz felsefede olan ebeveynlerin birbirlerinin çocuklarına destek olması ilk ferahlatıcı çözüm gibi geliyor.
Okulun dışındaki atölyelerde, kamplarda vs.. bilginin yüzeyselliği, okul mantığının devam edişi, hoca-talebe arasında olması gereken bağın kurulamayışı (daha çok müşteri esnaf mantığı işliyor), okul dışında da kısıtlı olmamızı sağlıyor.
Hâlbuki özlediğimiz; ‘yargılamadan destek veren büyük aile’ ideasını okulsuz felsefedeki aileler gerçekleştirebilir.
Geçtiğimiz o iki günde harika insanlarla tanıştım. Bilgili ve bildiğini öğretmen havası olmadan paylaşabilecek insanlarla. Neden çocuklarımızın teyzesi amcası olmayalım? “Bu konuda takılıyoruz filanca teyze bunu iyi biliyor, şu konuda da filanca amcaya sorabilirsin” diyebilmek, unschooling anlamında güven verici olurdu.
Dolayısıyla geldiğim noktada lokasyon olarak yakın insanların birbirleriyle daha sık görüşüp dostluk oluşturması ve becerilerini çocuklarla paylaşması (buna atölye çalışması da diyebilirsiniz)  birincil ihtiyaç diye düşünüyorum.
Ve elbette kendi gelişimimiz için de benzer şekilde rutin toplantı ve çalışmalar yapılsa tadından yenmez.

Ek 1: Bu yazı grup sonrası bir iç analiz olarak yazılmıştır. Bu sebeple yazı havada hissi oluşabilir, ilk muhatapları grup arkadaşlarımdı.
Ek 2: Okulsuz eğitim nedir diye sorarsanız, bunu tartışan güzel bir facebook grubu var; https://www.facebook.com/groups/284223371785094/?fref=ts

27 eylül 2016


mevsim tam manolya çekirdeği olma zamanı

Dun okulda insani diger hayvanlardan ayiran seyin biliş'le ilgili oldugunu soyledi hoca. Yani bilissel zeka, bilinc, muhakeme, hafiza vs...
Bir ben mi sıkılıyorum boyle tanimlar duymaktan? Yani boyle esyalarimi tollayip ööğğ diye siniftan acil cikis kapisina dogru kosma istegi bir bende mi oluyor?
Neye gore kime gore yapiyoruz bu tanimlamalari diye dusunuyorum. Durdugumuz yeri merkez kabul edip diger canlilari kendimizle (disaridan yaptigimiz gozlemler arastirmalar vs ile) kiyaslayarak tanimda bulunma.
Sen hic agac oldun mu? Hic bir karga? Bir balik oldun mu? Emin misin bir bilinc durumlari olmadigindan, muhakemeleri, hafizalari, bilissel surecleri olmadigindan emin misin?
Belki tam ve mukemmel yaratilmislardir. Ve kendi ihtiyaclarina gore mukemmel bi yasam suruyorlardir da bir araba, beton bir bina, bir ufo yapmaya kabiliyetleri varken bunlarin tam bir sacmalik oldugunu dusunup kendi fitri yasamlarini degistirmeyi dusunmuyorlardir.
Evet evet biliyorum fazla uctum. Zaten demek istedigim de bu degildi. Insan kendi yapip ettiklerini merkeze alip buna bilinc muhakeme felan diyor. Halbuki teknik ilerleme hic bir mutluluk getirmiyor. Cunku bunlar birbiriyle dogrudan iliskili seyler degil. Mutlulugu getiren yine ve son kertede insanin esya ve olaylara bakis acisi oluyor.
Gunumuzde yapilan arastirmalar agaclarin kendi iclerinde iletisim icinde oldugunu, bitkilerin bile duygusunun oldugunu soyluyor. Hayvanlar uzerinde konusmak bugun bence amerikayi yeniden kesfetmek. Bu kadar kor olamayiz gercekten.
Bir bitki ve bir hayvan kendi hayati icin ihtiyac duydugu tum bilissel ozelliklere haiz. Problemlerle basetme ozelligi tam kapasite calisiyor. Eger insan denilen simarik cocuk insan yasamani mahvettigi gibi diger canlilarin yasamini da tehdit etmese mukemmel bir uyum icinde sonzua dek dunya yasami bizim basite aldigimiz canlilarla devam edebilir.
Bu kadar ciddi bir sistem tikir tikir islerken insan donup o sistemin parcalarina; bilissiz muhakemesiz yargi yapamaz hafzasiz deme curetini nasil ve neye dayanarak buluyor anlayamiyorum. Muhtemeldir ki kendini akilli muhakeme sahibi tek biricik ve yekta olarak gorme narsistik duygusunu digerlerini otekileyerek ve burdaki paylarini vermeyerek tatmin etmeye calisiyor.
5 duyu organimizla tanimaya calistigimiz kainatin pek cok sirri bize kapali. Yani biz onlara dogal olarak kapaliyiz. O bakisa o duyusa ulastiracak kadar yetkin degil duyu organlarimiz ve hatta belki bu 5 duyudan fazlasini isteyen tecrubelerin ne olduguna dair tanim yapamayacak kadar eksigiz.
Ve hala kendimizi merkeze alarak bizi insan yaparak diger canlilardan ayiran ozelligimiz bilissel yonumuz diyebiliyoruz. Hayir bunu bilmiyoruz. Bu bir varsayim.
Ama su ihtimal bana daha yakin geliyor; kim bilir belki de diger canlilar bilis seviyesi en tepe noktada dunyaya gelip hayatlari suresince kendi fitri yasamlari icin gerekli olan bilgilerle yetinmektedirler ve insanoglu kendi fitri yasamina ulasmak icin bilinc gelisimine muhtac tek varliktir?
Bence hem kendi hem diger canlilarin yasamini cehenneme ceviren biz insanlar cok da şa'pmayalim cok da matah bi sey degiliz.

1 ekşm 2016

ödev: eğitim felsefesi

eğitim bilimine giriş hocası bize bazı sorular sormuş ve kendi görüşlerimizi istemiş. asıl soru eğitim felsefemizi anlamak. gerisi hikaye. uzun zamandır kavramlar üzerinde pek düşünmüyorum çünkü anlamaya mı karmaşaya mı yardım ediyor çözemiyorum.
neyse efenim yazdım bi şeyler.. ve yazarken anladım ki; ben mebde öğretmen felan olamam. hatta hiç bi kurumda da öğretmen olamam. zaten kim öğretmen olmak istiyor ki :P
geleceğe not düşmek adına yazdıklarımı buraya da ekliim. okumak istemezseniz devam etmeyiniz :P
***
İnsanlık tarihi boyunca sanırım eğitim konusu konuşulmuştur. Bilgi ve beceri aktarımı olarak da dile getirebilen eğitim; olmalı mıdır, olmalıysa nasıl olmalıdır, kimlere ne tür eğitimler verilmelidir, hangi zamanda hangi konularda beceri kazandırılmalı, hangi vakit aralığında hangi bilgi öğretilmelidir, öğretmen nasıl olmalıdır, öğrenci nasıl olmalıdır vb.. sorular çoğaltılabilir. Benzer sorular ve farklı cevaplarla yüzyıllardan bu yana tartışılan bir konudur eğitim felsefesi. Ben burada konuyu anlamak için yukarıdaki sorular ışığında bir düşünme egzersizi yapacağım. Dolayısıyla düşüncelerimin kendim için bile net ve kesin cevaplar olduğunu iddia etmiyorum.
Öncelikle eğitim dediğimizde burada muhatap olarak insandan bahsettiğimizi hatırıma getirmeliyim çünkü muhatap olduğum varlığa olan bakışım benim eğitim felsefemi temelden etkileyecek. O halde her insanın biricik olduğunu, günümüzde hâkim paradigmanın kategorizasyon yapmamızı salık vermesine karşın her bir bireyin ayrı serencamı, süreci, sergüzeşti, yolculuğu olduğu farkındalığını hatırımda tutmalıyım. Buna şunu da eklemeliyim; yeryüzündeki tüm canlıların içinde, bir şeyleri öğrenmek konusunda en istekli doğan, yaşamını idame ettirebilmek için öğrenmek mecburiyetinde olan bununla birlikte içgüdüsel diyeceğimiz bir şekilde doğal öğrenme motivasyonuna da en ziyade haiz olan canlı insandır.
İnsan toplumsal bir varlıktır. Varlığını toplum içinde sürdürebilir. Kimse ona özel olarak bir şeyi öğretmek amacıyla bir şey yapmasa da izleyerek öğrenir. Üstelik insan sorgulayabilen bir canlıdır, cevabını bilmediği sayısız soruları vardır. Soru sormak öğrenmek için temel şartlardandır. Sorusu olmayan varlık için; cevap, öğrenmek diye bir şey söz konusu olabilir mi? Ve insan üretmek, yapılmayanı yapmak, yeni bir şeyler ortaya koymak gibi doğuştan gelen ve onu hem diğer canlılar hem diğer insanlar arasında biricikleştiren özelliklere de sahiptir.
Şu halde yukarıdaki sözlerime dayanarak diyebilirim ki; bir öğretmenin ilk yapması gereken şey, muhatabının içinde olan öğrenme isteğini yok etmemektir. Zira insan doğal akışında bile, toplumu, insanları, kendi tecrübelerini ve diğer canlıları izleyip, gözlemleyerek öğrenebilir. Şu halde eğitim/öğretim dışarıdan bir süreç olarak algılanmamalı, kişinin süreci olarak görülmeli ve ona yardımcı olmaktan başka ciddi bir fonksiyonumuz olmadığı hatırımda kalmalıdır. İnsan, hayatının devamı için gerekli olan şeyi, vakti gelince öğrenmek için çaba gösterecektir. Fiziksel, psişik, felsefik, konforu için gerekli olan zemini oluşturan doğuştan gelen öğrenme motivasyonun zedelenmemesi yeterlidir. Öğretmen öğrencisini değil belki ama öğrenci öğretmenini muhakkak bulacaktır. Bu öğretmen bir insan da olabilir, bir ağaç da, güneş ve yıldızlar ya da kitaplar, internet vs. Şüphesiz ki devam mecburiyeti, öğrenmeyi gerektiren tek okul yaşamın kendisidir.
Tüm bu kişisel yargılamaların sonucunda eğer bir öğretmen olursam yapmak isteyeceğim şeyler, muhatabım hakkında; sorularını arttırmak için yöntemler geliştirmek, cevaplarını bulabileceği konusunda güven vermek, arayışın daimi olacağını hissettirmek; yolculuk halinde olduğumuzu, yolcu olmanın güzelliğini ve soruların tek bir cevabının olmayabileceği farkındalığı kazandırmak, ilham verici olmak sanırım. Kendim hakkında ise; öğrenmenin gerçekte öğrenci dediğimiz kişinin süreci olduğunu, hazır olduğu zaman kendiliğinden öğreneceğini, benim tüm evren ve içindekilerle birlikte sadece bir eşlikçi olduğumu, ona karşı elimden geldiğince destekleyici olmakla ve sürecine saygı duymakla sorumlu olduğumu unutmamak, asla kendi sorularımı çoğaltmaktan vazgeçmemek, benim de bir yolcu olduğumu hatırımdan çıkarmamak, cevap arayışında muhatabımı yalnız bırakmamak gibi niyetlenişlerim olabilir.
Kısaca özetlemem gerekirse; insanın doğal olarak öğrenmeye mecbur ve istekli olarak yaratıldığını, yaşam sürecinin ona bir çok çözülesi problem getirdiğini, öğrenme dediğimiz sürecin daimi olduğunu, ancak gerçek ihtiyaçla birlikte öğrenimin gerçekleşeceğini, her bireyin sürecinin kendine has olduğunu, öğrenmenin öğrencinin sorumluluğu dahilinde olup öğretmenin ona ancak yardımcı olabildiğini, en iyi öğretmen diye bir şeyden bahsedeceksek; merak duygusunu geliştiren, ilham veren, çözüm bulma becerisine katkı sunan kişi olduğunu düşünmekteyim.
Dolayısıyla bana göre eğitim ve öğrenim, talip yaşadığı sürece devam eden bir süreçtir. Fakat, hoca ve talebe arasındaki eğitim süreci ise, öğrencinin istekleri doğrultusunda ilerleyen, öğretmenin tecrübeleriyle, kişisel zenginliği ile kolaylaşabilen bir yolculuktur.

4 ekim 2016

hayat bazen..

"Hayat bazen cok bok püsür kardeslerim. Insan bazen sadece cocuklari icin yasiyor. Ne inanclari ne umutlari ne de baska bir sey icin."
Dedi ve yatti. Aklina bir suru sey geldi. Biraz nefes almakta gucluk cekerek agladi. Biraz da hickirarak.
Intihar etmeyi dusundu, hazir evde kimse yokken. Bir vasiyet yazdi zihninden. Telefonunu ucak moduna alip dostlarina bu vasiyeti yollayabilirdi. Sonra telefonu kapatirdi. Nasilsa birileri tarafindan telefon acildiginda ulasmasi gerekenlere ulasirdi vasiyet.
Hayir hayir boyle seyler dusunecek kadar akli meleklerinin yerinde olmamasi gerekirdi. Zira akli basindayken intihar ederse gittigi yerdeki karsilama toreni pek istendik olmayabilirdi. Yav olmek istiyordu bu kadar basit. Sadece yok olmak. Karsilama toreni olmasa olmaz miydi? Zaten ugurlanmak da istemiyordu. Hatta öldugu an tum hafizalardan silinebilirdi, bir mahzuru yoktu. Iyi ya da kotu, guzel ya da cirkin hic bir hatira umrunda degildi. Ustelik yakilabilir, gomulebilir, kurda kusa yem de edilebilirdi. Hic sorun degildi. Bedeni ve hatiralari, bilinci ve duygulariyla su dunyaya hic gelmemis gibi olmak yeterliydi.
Yine de rahat edemedi. Vasiyetine Helallik isteyeceklerini, helallik vermeyeceklerini de yazmaya karar verdi. Ne de olsa hic bir sey hayal ettigi gibi olmuyordu. Bazilarina bir ozur borcu vardi. Ve bazilarinin sonsuza degin aci cekmesini istiyordu.
Cocuklarini dusunup biraz daha agladi. Evet simdi kalkip evdeki malzemelerle hangi sekilde intihar edebilecegini arastirabilirdi. Intihar etmek de yasamak gibi caba sarfedilmesi gereken bir seydi. Ne zahmetli. Halbuki karar vermeli ve olmaliydi. Kun fe yekun!
Intihar yontemlerini aratti. Internet cekmiyordu. (Bu satirlari yazarken evde yalniz olmadigini farketti. Intihar etmeye karar verseydi bile gerceklesmeyecekti) bir daha denedi bir daha bir daha.
Acilan sayfa: "Bilekleri kesmek; sicak su dolu bir kuvette bilegi yatay degil dikey kesmeli." Evde kuvet yok. Yeniden arat.
Acilan sayfa: 16 intihar eyleminin bilinmeyen surecleri. Birinci yontem; kurtulma sansi su, aci orani bu. Ikinci yontem; den den " "
16 yontem. Evde ilac yok. Tabanca yok. Oldurucu duzeyde gaz yok. 30 mt yukseklik nerde, deniz olsa kopru yok. Eve Tren rayi da dosetmeyi unutmuslar. Bogazini kesemez zaten. Ipte asilmak da aci verici. Kaldik mi yine bilekleri kesmeye? Bu defa kuvetsiz. Derin kesik. Dikey. Sah damara ulasilmali.
Madde 15) bilekleri kesmek: kurtulma sansi %10, aci hissi %10.
Okuduklarindan sonra telefonu eline aldi ve soyle yazdi;
"Hayat bazen cok bok püsür kardeslerim. Insan bazen ne inanclari ne umutlari ne cocuklari ve ne de baska bir sey icin yasiyor. Sadece ölurken aci cekmekten korkuyor"

onbir ekim onaltı

19 Haziran 2016 Pazar

Merhumu nasil bilirdiniz?

Lasvegasta 15 eylul 1978 istanbulda 16 eylul 1978 demekti.

Muahmmet ali o gece WBA Ağırsiklet unvanını kazandı. Ayni gece istanbul samatyada yasemin civelek dogdu.

Yaseminin babasi muhammet ali'nin macini seyrettigi icin yasemin dogarken hastanede degildi.

Ve yillar sonra yaseminin ikinci kardesine muhammet ali adi verildi.

Bizim aile icin soyluyorum; "muhammet ali ölmez! O hep bizimle yasiyor " :D


Müzekki

Temizlik yapiyorum. Normalde temzilige camlardan baslanir. Perdeler kaldirilir. Iceriden disariya, disaridan iceriye pak bir bakis saglanir.

Ama benim pencerelerimin perdelerimin nasil goruneceginden ve perdelerimden dusen tozlardan once dusunmem gereken baska seyler vardi.

Dagilmistim. Cekmece iclerine kadar bir savrukluk hukum surmustu. Masanin ustunde kaldirilmasi gereken dunya is vardi.

Masamin ustunu topladim once.. duzenledim actim. Kitapligimdaki fazlaliklari kaldirdim. Koliledim. Artik basvurmayacagim referanslari paketledim. Degisimimi gozlemledim. Bazi kitaplari nasil severek alip simdi gozden cikarisimi izledim. Sonrasinda bos kalan raflara mehlikanin kitaplarini dizdim. Cocuk odasindan salonun goz onundeki yerine siralanisini temasa ettim.

Ne vakittir elimi surmedigim kumaslara, hobi malzemelerine dokundum. Bundan sunu, sundan bunu, ondan da oburunu yaparim dedim.

Dolaplari cekmeceleri actim. Yorganlari, battaniyeleri, yakin zamana kadar serin zamanlar icin sakladiklarimi bir bir katlayip kaldirdim. Kullanmadiklarimi ayirdim, ayikladim.

Temiz zeminde utu yapabilecek kadar temizledim odami. Biriken utulerimin kirisiklarini actim, bir kismini utucuye yolladim.

Her cekmeceyle bir gonul mahzenime ulastim, her preste bir ic kirisigimi giderdim. Elbiselerin bir kismini kaldirirken bir kac duygumu da gonul gardrobumdaki yerlerine yerlestirdim. Her duygu vaktinde ve zamaninda giyilmeli dedim. Yaz vakti kis hirkasini giymek nasil yukse bedene, kalbine zamansiz agir gelen duygularini da yerlerine yerlestirmelisin.

Hala camlari silmeme cok var. Koltuklari da. Hala bir misafire ya da konu komsuya piri pak acmak icin evimi zaman var.

Ice kapanmali ama bazen. Baskasi ne der diye dusunmeden.


Mustefi

1 haftadir gozlemlerim sonucu Kendime dair kesiflerim;

1) para gercekten huzurdan sonra geliyor. Allah razik. Kulunu ac birakmiyor. Ama huzur onemli.

1-1) gonullu calismalari, ozgur hayati, karsilikli memnuniyeti seviyorum.

1-2) bir is yapinca tum hucrelerimle yapiyorum. Yapmayinca zaten yapmiyorum. :))

1-2-1) is yapmak icin motivasyon kaynagi onemli. Cok inanmak; cok motivasyon, cok motivasyon; cok calismak.

2) bir konuda savasmam gerekiyorsa ve bunun icin seviye inmem gerekiyorsa pas gecmeyi tercih ediyorum.

3) kitap okuyabilecek kadar vaktim olmali. En azindan balkondaki ciceklerime su verebilmeliyim :))

4) ev islerini sevmiyorum. Daginikligi da!

5) evet seckinciyim.

6) bir iliskiyi bitirdiysem pismanlik duymuyorum.

7) gorundugumden cok daha kes/k/inim.

8) hayata karsi umut doluyum.

9) kendimi seviyorum ve barisigim..

Ilanihaye..


9 Haziran 2016 Perşembe

Iz birakma/sa/lar.

Tum kelimeler ve harfleri bastira bastira yaziyor. Onemli bir sey degil yazdiklari. Tuz yag seker alinacak diyor mesela. Fakat her harfin izi bir kac sayfa asagiya kadar dusuyor; tuz yag seker.

Oylesine bastiriyor ki kalemin ucu biraz daha sivri olsa her harfle birlikte sayfa kesilecek. Jilet geliyor aklima bir de bir kol, cizik dolu boydan boya. Bir kelimeyi yanlis yaziyor. Ve onu karaliyor. Tum yazdiklarini karalamak ister gibi. Yazdigi kisileri yazdiranlari hepsinin uzerini defalarca cizmek ister gibi.

Acelece yaziyor yazdiklarini. Bastira bastira yazilan harflerin arasinda bir estetik, bir uyum gozetmiyor. Kelimeler arasinda bir duzen yok. Adeta bu yaziyla siir bile yazsa kagida, o lisani hic bilmeyen biri kagidi gorunce onu tehtit veya hakaret  mektubu zannedebilir; "su dunyadan da sizden de igreniyorum! Hepinizden nefret ediyorum!" Sonra diger sayfalar ona yanki veriyor; "kendimden nefret ediyorum!"

Hincla yuklenmis harfler mumkun olan en agir tona ulasarak kelimeye donusuyor. Bastirildigi kadar ve bastirmak istedigi kadar insanlari, hepsinin öcünü alircasina bastiriyor kagida.

Ve bazen o kagit ben oluyorum. Ya da sen, veyahut bir baskasi.. bir cicek, bir cocuk, bir kadin belki. o vakit anliyorum kagidin yipranmisligini, ofkeyle uyanmisligini, gunler suren izlerin sebebi olan sert dokunuslara olan tahammulsuzlugunu.


Unutulmamaya dair.

Bizim anilarimizin bir kismi kendi hafizamizda ama pek cogu annemizin babamizin yakinlarimizin hafizalarinda..
Biz erken donemde ya da cocuklugumuzda yasadiklarimizin bir kismini biliyoruz da onlari yasarken disaridan nasil gorundugumuzu bilmiyoruz.

Fakat zaman geliyor torununu seven dede, kizina donup ayni senin bebekligin biliyor musun, sen de soyle soyle yapardin diye anlatabiliyor evladina.

Halasi basini oksayip sen cocukken şelameyi cok severdin ben de sen gelince şelame pisirirdim diyebiliyor.

Abisi, beni uyuz ederdin oyunlarda ya da seninle misket oynayip seni utmeyi cok severdim diye bahsedebiliyor cocukluk yillarindan soz ederken.

Bizler aile yaninda buyuyenler veya degismeyen bir sosyal cevre icinde yetisenler baskalarinin belleklerindeki hatiralarimiza ulasabiliyoruz. Defalarca ayni hilayeyi dinleyebiliyoruz.

Bizim ilgilendigimiz cocuklarin ise boyle bir sansi yok veya dusuk.. biz onlarla pek cok ani biriktirsek de gelecekte bu anilari onlara ne kadar sıklıkla tasiyabilecegimizden emin degilim.

Bu sebeple hatira kutulari yapmaya karar verdik. Iclerinde cizdikleri resimler, yaptiklari etkinlikler, cok sevdigi bir kiyafet veya bir obje, fotograflari ve bir defter olacak. O deftere onlarla ilgili yasadigimiz anilari yazacagiz. "Bugun seninle bunlari paylastik, bugun boyle gorunuyordun, bugun bana soyle bir sey soyledin vs.." onlari gordukce ve vaktimiz el verdikce..

Fotograftaki kutunun bir benzeri benim evimde de var. Kizlarimin yaptiklarini topluyorum onun icinde.

Simdi nasipse cocuk evlerinde de olacak.. biz kurumdan ayrilsak veya gorev yerimiz degisse bile insallah anilarimiz onlarin yamacinda olacak..

Insallah guzel niyetimiz pratikte de karsiligini bulur ve projemiz hayat kazanir..

Cokca guzel ani biriktirmek dilegiyle..


6 Haziran 2016 Pazartesi

4 Haziran 2016 Cumartesi

Bir cift give ve muslumanlik

Ali Şeriati, Kültür ve İdeoloji kitabında yaşadığı bir hikayeyi anlatır. İsviçre'de bir beyin evine konuk olmuş ve duvarında bir çift 'give' görmüştür. bu givelerin misafir olduğu ev sahibi için bir önemi olup olmadığını sorar. ev sahibi İranlı olduğunu dolayısıyla onun için bir önemi olduğunu söyleyince Ali Şeriati, ancak, giveleri giyip cenevre sokaklarında yürüdüğünde o zaman onun İranlı olabileceği cevabını verir. bir çift giveyi duvara asmakla kendi kültürüne dönülemeyeceğini ekler..

bu hikayeyi okuyunca duvara astıklarımız geldi önce aklıma.. ayetler, sureler, hadisler, hattı kuran, ve tezhip eserleri.. aklımda aynı cümleler.. "giveleri giyip cenevre sokaklarında gezmedikçe iranlı olamayacaksın.. onu oraya asmak seni iranlı yapmaya, kültürünle bağ kurmaya yetmez."

daha sonra bedenimin de bir duvar olduğunu hayal ettim. namazı astım üstüne, haccı, duaları; zekat, zikir ve orucu.. birbir yerleştirdim bedenin cephelerine.. sonra baktım ki, eğer ruhum bu ayakabbılar ile dolaşmazsa bedenin süsü olabilirlermiş sadece, belki de yükü.. eve gelen adama, ben İranlıyım diyen kişi gibi, ibadetler de gören göze ben Müslümanım diyormuş.. elbet sembolik değeri var.. hatırlatması var..

fakat sadece bunun için olmamalılar.. o giveler üretilirken duvar süsü amacıyla üretilmemiş,  hayatı kolaylaştıran bir nesne olarak kültürün içinden damıtılmışlardı.. ibadetler de öyle.. hayatı kolaylaştırmak için tam da.. tam da yaşadığımız hayat için varlar.. insanın yaratılışındaki mükemmelliğe kişiyi götürecek bir çift give esasen hepsi.

orucun götürdüğü başka bir iklim, namazın tırmandırdığı bir başka zirve, haccın açtığı başka bir biliş için, katman katman insan olmakta yücelmek için ve belki de derinleşmek için ikram edilmiş birer yardımcı hepsi.. ne kadar da amaç gibiler.. halbuki araçtan öte değiller. fakat belki de bu yüzden çok kıymetliler.

onları ancak farkındalık sahibi ruhumuzla birlikte giyerek yaşadığımız kentin -kendimizin- sokaklarında gezebilirsek Müslüman olabiliriz.  ancak o zaman yabancı bir ülke bize ünsiyet verebilir. yabancılığımız kendimize, ancak o zaman kalkabilir. aksi durumda bedenin süsü, müslümanlığın işareti olan ibadetler kendi özümüzle bağ kurma tecrübesini bize veremeyeceklerdir muhtemelen


2 Haziran 2016 Perşembe

2015ten yayimlanmamis not

Bilinen bir hikaye vardir. Kral ve terzisi hakkinda bir de krali iyi tanidigini zanneden vezirden bahsedilen bir hikaye.. hikayeyi yazmayacagim.

Mevlana, donmadan, bulanmadan akmaktan bahseder insan icin. Akmak.. donmadan akmak.. oyle akmak ki kir tutmayacak kadar hizli, zemini surekli karistirmayacak kadar yavas akmak..

Suyun seklini tarif edebilir misiniz?

Uzun zamandir kaliplarimi kiriyorum. Insanlari sıkıstırdıgım kaliplari da.

Dun dunde kaliyor coguz kez bugun yeni seyler soyluyor olarak buluyorum kendimi. Ve bazen ezberlerime geri donmus olarak.

Kendimi tarif edemiyorum temel seylerin disinda. Dun sevmedigim seyi bugun sevebilirim. Dun zor dedigim seyi bugun kolaylikla yapabilirim. Kolaylarimi zor gorebilirim.

Bugunku benden bahsetmem icin bugunku benin olculerini almaliyim. Ve yarin baska olculerle karsima cikabilirim.

Diger insanlar da bana gore oyle.. gelisebilir, tikanabilir, acilabilir, duraganlasabilir. Her gun yeni seyler soyleyebilir.

Bu sebeple, baskalarini kaliba koymaktan da, koyulan kalibi o insani tarif eden olcu olarak gormekten de su an icin hic hoslanmiyorum.

Bir avuc su ile denizin ne oldugunu bilebilir miyiz? Gun dogumunu gun batimini yakamozlarini firtinasini limanini derinliklerini dalgalarinin boyunu icinde yasattiklarini gogunde ucurduklarini golgesini sakladiklarini icine birakilan umutlari... her seyi cozebilir miyiz?

Ben onu taniyorum, o boyle boyle bi insan diye kurdugumuz her cumle, aslinda kisiyi o kaliba hapsetmek ve hep orda oyle kalmasi icin tutsak etmek anlamina geliyor su an benim icin.

Her gun yeniden karsimizdakinin boyunun degil ama ruhunun olcusunu almak belki zor geldiginden bize, ya da bugununu hakkiyla bilmedigimiz belirsizligini kabul etmek urkutucu geldiginden kimbilir ya da baska sebeplerden.. ezberlerimizdeki tanimlamalarla devam ediyoruz iliskilerimize..

Ben dostlarimin her gun olcusunu alan terzi olmaya niyet ettim. Donmadan bulanmadan akmaya..


27 Mayıs 2016 Cuma

Sifaya dair

Bazi videolar izliyorum. Hastalanmis bakimsiz kalmis yaralanmis yuzune bakilmaz dereceye gelmis hayvanlarin tedavi sureclerini ve son hallerini gosteren videolar... o, tuyleri dokulmus, bir deri bir kemik kalmis, vucudunu cerahat sarmis hayvanlarin son halini gorunce inanamiyor insan. Meger ne guzel bi seymis o oyle...

Bazi insanlar da boyle.. yarali.. acili.. yalniz.. kimisi huysuzlasmis.. veya tamamen tecrit olmus. Insanlar tarafindan orselenmis. Kendini koruyamamis. Hastalanmis.

Sonra insanlar icinden bir insan ya da bir topluluk dokunuyor onlara.. yaralarini tedavi ediyor. Gidasiz kalan varligina anlam yukluyor, enerji veriyor. O dokunusla degisiyor her sey. Gercekte icinde olan ama gorulmeyen öz ortaya cikiyor. Bambaska gorunur oluyor bu defa.

Sadece sevgi ve ilgiyle dokunmak.. hepsi bu..

Kimi buna ask diyor kimi terapi kimi digergamlik.

Iyi ki iyi insanlar var..


20 Mayıs 2016 Cuma

Araba vol 987654321

Yine bizim araba..
C.tesi gunu tamirden aldim. Ve pazar gunu sanziman ariza lambasi yandi. Hem de nerde? Evime kmlerce uzakta otobanda. Sanziman arizasi. Illet bir sey. Beyniyle ilgili bir sorun var demektir, yolda kalabilirsiniz. Yolda kalmasaniz bile bu ay eldeki para arabaya gomulecek anlamina gelir.

Ofkemden arabayi bir duvara toslayabilirdim. Daha bir kac ay once sanzimanin ne demek oldugunu ehliyet kursundakinden cok daha iyi ogrenmistim.  Hadi kendimden gectim ama bunu ranaya  yapamayacagim icin burnumdan soluyarak eve geldim ve arabayi yola parkettim. Carpsinlar anasini..

Ertesi gun normalde tamire goturmem gerekirdi. Ama yapmadim. Curusun anasini...

Kalktim iki gun boyunca tuzlaya toplu tasimayla gittim ki bunun birinde rana da yanimdaydi.

Sikayet ettim mi? Asla. "O arabaya ne oldugu umrumda degil. Ve ben boyle gayet mutluyum. Oh be kitap okumayi ozlemisim." Modunda gecen iki gundu.

Iki gunun aksaminda ahmet geldi ve arabayi tamire goturmemi istedi. Cunku onun buna vakti yok. Tamir edip satalim dedi. "Satalim" evvet! Iste bu!

3liraya aldigim 5 liralik masraf yaptigim, tamircilerle abi kardes olmami saglayan, motor dersinde ogrenmediklerimi ogrenmeme vesile olan (yalniz bu madde ise yaramis), hafta basi servise bir merhaba demeden haftaya baslatmayan, karnima agri olan arabayi satmak!

Kurtulus! Tirim tirim...

Ertesi gun servise gittim. Kemal abi beni gorunce her zaman oldugu oldugu gibi surati kararmis bir sekilde karsiladi.

Kemal abi rutin kontrollerde beni boyle karsilamaz. Yuzu guler. Biz arabasinin bakimini ihmal etmeyen titiz musterileriz.

Ama baska zaman "yine ne oldu?" Bakisi gozlerine, "ah be kardesim sat su arabayi" ifadesi yuz kaslarina yerlesir.

Neyse efendim yine oyle yuzu kararmis bir sekilde beni karsiladi. "Abi" dedim. "Al bu arabayi parcalarina ayir. Sonra da yem yap"

"Nesi var?" dedi. "Sanziman abi" dedim. O da "hadi ya" dedi. "Valla" dedim ben de. Boyle saatlerce sacmalayabilirdim. Artik arabadan yorulmustum ve sanirim dilime vurmustu.

"Check up" yapalim dedi ve Arabanin arizasini kesfetti. 10 dakikalik bir isi varmis. Yapti verdi.

10 dakikalik is icin 2 gun tuzlaya 3er saatte gitmis 3er saatte donmustum. Tamam tamam birinde kubra ve esi eve birakmisti.

Tavsan daga kusmus dagin haberi olmamisti. 2 gun kapida pasa pasa yatmisti.

Peki ben onu satmaktan vaz gectim mi? Hayir tabi ki. Bir kere iliskimiz zarar gordu, yiprandi, zaten hep yabanci gibiydi, cok emek verdim karsiligi bu muydu, asdfgh.. yoruldum valla yoruldum.


Anne/siz/lik.

Rana kaydiragin tepesine cikip bagiriyor; "anne baakk! Surdan ciktim nasil?"
salincakta sallaniyor; "anne baaakk! Nasil sallaniyorum?"
Bisiklet suruyor; "anne baakk! Bisiklet yarisina katilsam birinci olurum!"
Resim cizip gosteriyor; "anne bak! Bu sensin bu da babam. Nasil guzel olmus mu?"

Hepsine "aa harika olmus" denecegini biliyor. "Masallah cok guzel yapiyorsun" vb. Yeni bir seyi ogrenirken; "yapabilirsin, iyi gidiyor, supersin.." vblerini duyuyor. Fakat onun icin artik kolay olmus becerilerinde bile mutlulugunu hep benimle paylasmak istiyor. Annesinin onayini almak iyi geliyor; "anne bakkk!!!"

Tum annelerin yasadigi bu durumu neden anlattim? Cunku bunu kendileriyle calistigim cocuklar yasayamiyor. Ve evlatlarima baktikca ilgilendigim cocuklari daha bir sarip sarmalayasim geliyor.


19 Mayıs 2016 Perşembe

Bir cocuk bir anne bir gun bir hayat

Dun ranayla birlikte ise gittim. Uzun uzun vakit gecirmis olduk boylece. Birlikte yuruduk bir sure.

Bir karahindibayi kesfetti yururken. Tuylerini inceledi. Ufleyince dagilip dagilmadigini kontrol etti. Eliyle yumusakligini test etti. Sevdi. Benimle paylasti. Ismini ogrendi. Yaninda tasidi. Ve ben o esnada telefon gorusmeleri yapiyor oldugumdan o farkettirmeseydi kaldirim kenarinda basini uzatmis karahindibayi farketmeyecektim.

Bir kopegi izledi. Gozlerine bakti. Tuylerine bakti. Yatisina bakti. Hic bir detayi es gecmedi. Ona bir ad verdi. O ada bir anlam yukledi.  Ve ben o esnada bir yere yetismeye calisiyor oldugumdan kopegin gozlerini tuylerini ve hatta kendisini gormeyecektim. Isim vermek ise asla aklima gelmeyecekti.

Bir obek gul gordu sonra yolda. Peyzaj guller. Gunese yuzunu verdi.. kollarini acip gullerin arasinda kostu. Cimenlere dokundu. Bir kusu ucurdu. Kendi de kus muydu yoksa kelebek mi olmustu bilmiyorum. Ve ben o esnada yorgun oldugumdan gozlerim ve algim gulleri ve gunesi secmeyecekti.

Eve yaklastigimizda bir sergi gezmek istedi. Her bir bolumu ayri ayri inceledi. Ve ben o an artik eve gitmek istedigimden o sergiye asla girmeyecektim.

Sergiden cikip bir meydana varinca hadi dans edelim dedi. Elimi tuttu dondu dondu beni cekistirdi. Sen de don dedi. Onunla dondum ve dondurdum. Ve ben artik buyumus oldugumdan katiyen sokakta dans etmeyecektim.

Dun ben bir cocukla yolculuk yaptim. Ve hayati iskaladigimi farkettim.


14 Mayıs 2016 Cumartesi

Araba guncesi

Bir haftadir spor bir araba kullaniyordum. Arkasi kesik. Ilk oturdugumda frenine, gazina, ic aksamina alismakta zorluk cektim. Cami acmak icin yanlis yere gitti elim, lambanin dugmesini baska bir yerde aradim. Yagmurda silecegi bulacagim diye ugrasip durdum. Gaza dokundugum an firlamak garip bir duyguydu, makas atanlari kiskirtan seyi anladim.

Bugun kendi arabama kavustum cok sukur. Meger ben bildigin kamyon suruyormusum yaf. Gaza bassan gitmiyormus, fren sertmis, el frenini cekecegim diye kas yapiyormusum. Araba da basti mi gitmiyomus hic de. Hizlanmak icin zaman gerekiyormus. Yanisi sakin sakin araba kullanmamin sebebi ben degilmisim de arabammis meger. Yoksa kanatlanip ucabilirmisim bile.

Allah kaza bela vermesin bi daha ve yol arkadasimin zayifliklarini tekrar farketmem gerekmesin insallah :)))


10 Mayıs 2016 Salı

Bi'zamanlar anneler gunu kutlamasi.

Gecen yillarda anladim ki anne olmak sadece cocuk dogurmakla ilgili bir kavram degil.. hatta sadece kadinlarla ilgili bir kavram da degil..

Rahiminde hamlettigi seyi dunyaya getiren, onu besleyip buyuten insanlardir anne.. bana gore...

Rahiminde, yani merhametiyle merhamet cenahiyla.. haml eden.. gerektiginde zorluklara tahammul eden.. tasiyan.. kendinden veren.. beslendigiyle besleyen..

Benim zihnimde her cocuk doguran anne olmadigi gibi cocuk dogurmayan kimse de anne olmakliga uzak degil..

Bir fikir ureten, bir hayir isleyen, bir kitap, bir siir yazan, bir cocuk buyuten, icindeki askin yuzunu her gun silen, bir meslegi yaparken terleyen, gece uykusundan bir baskasi icin uyanip da yildiz yildiz dua derleyen, her gun kendini yenileyen, yeniden ve yeniden yeni bir kendi dunyaya getiren, kışırlarını soyup da gorunenden lüb'e yonelen herkes annedir bana gore...

Bu vesileyle listemdeki herkesin, guzel dusunce ve duygulara gebe olan, dogurup da buyuten tum sevdiklerimin anneler gununu kutluyorum..

Cok cocugunuz olsun.. ve cocuklariniz uzun omurlu olsun efenim..

(Bugunun anisina: http://m.izlesene.com/video/2502093 )


8 Mayıs 2016 Pazar

2015ten

Annelerimiz biz yetisirken bize detayli ev temizligini, cam silmeyi ogrettiler. Okuyorsun sen demediler dantel, kanevice, etamin islemeyi, basortusu kenari kivirmayi, oya yapmayi, duz dikis bile olsa dikis makinesi kullanmayi, atki yelek vs yapmayi ogrettiler.

Hatta bir kismimiz gayet de oda takimlari felan yaptilar, kendilerine hirkalar orduler vs..

Ben bunlarin pek cogunu kizima ogretmeyecegim sanirim. Hobi isleri ogrenmesine olanak saglayacagim saniyorum.

Tulbet ben kullanmiyorum ki mehlikaya oya yaptirayim. Ya da evimde hic olmayan danteli ogrenmese de olur diyecegim belki de.. kim bilir.

Hali yikardim mesela gencken. Simdi hali yikamaya veriyorum. Mehlika da dolayisiyla ogrenemeyecek.

Ya da camasirlari nasil inci gibi dizildigini bilir ve uygulardim. Simdi kurutma makinasinda kurutuyorum.

Cunku kent hayati yasama bicimimizi degistiriyor itiraf edelim.

Buraya kadar cok sorun etmiyorum aslinda..

Ama ben yakinda bir utucu kesfettim. Cok fazla utu birikince.. acaip de iyi geldi ustelik. Kumas pantolonlari gomlekleri tanesi 1.5 liradan utuleyip getiriyor. Acikcasi omrum boyunca boyle yapmakta beis gormem.. askisinda posetinde mis gibi geliyor camasirlar.

Sonra dusundum ve farkettim. Eger bu bizim evin rutinine girerse mehlika utu yapmayi ogrenemeyecek..

Sonra avci toplayici kadinlari dusundum. bize bakip bi hayvan avlamayi bilmiyor nasil karnini doyuracak bunlar diye endise duyardi sanirim.

Ya da comlek yapanlar kap kacak yapamiyoruz diye.. zeytin sikanlar sizma zeytinyagindan mahrum kalacagiz diye..

Annemin babaannesi ekin ekmeyi, bicmeyi, harman surmeyi bilmiyoruz diye..

Yasam zamanla degisiyor. Ve becerilerimiz yeni yasama gore degisiyor sanirim. Bazi konulari bilirken bazi diger konulari gecmiste birakarak devam ediyoruz.


Mehlika 2015

Mehlikanin okul kitabinda bir odev varmis. Icinde"Su, gunes, bulut, renk, korku, balik" kelimelerinin gectigi kisacik bir metin olusturmalari istenmis.

Mehlikanin metni;

"Bir gun hem gunesli hem de bulutlu yani parcali bulutlu bir gun, balik almaya gidiyordum. Balikci, baliklari kuslar almasin diye renkli korkugulu dikmisti.

Iste, iste oradaydi o guzeller guzeli alti arkadas; kucuk prens, zeze, yaninda luis, marti jonathan livingston, kucuk karabalik, miguel.."

:)


5 Mayıs 2016 Perşembe

Hidirellez

Once bir kadin cizdim. O ben. Gogsunun ortasina bir kalp cizdim onun, sevgi dolu olsun diye, basina da dusunceleri guzel olsun diye bir suru baska kalpler. Bildim ki kadin guzel olursa guzel olacak her sey. Bildim ki guzel olmaya niyet etmeden, karsidan beklenmez guzellikler.

Kadinin yanina ailesini yerlestirdim. Kalpleri ekleyerek baslarina ve goguslerine yine. Hepsine gulen bir yuz verdim, gulumseyerek baksinlar yasama diye.

Bir suru insan ekledim cevrelerine.. guzel insanlarla yaren olsunlar istedigimden.. mavi bir gokyuzu, isildayan bir gunes, agaclar kuslar cicekler sebzeler ve hayvanlar da ilistirdim cerceveye... doganin icinde yasasinlar diye.. evleri boyle bir yerde olsun istedim.. dogaya tek katli bir evi dahil ettim.

Bir de mutlu yuva mutlu yasami cizdim. Bir suru cocuk, acik kitaplar, anneler ve abiler ile genislettim. Kimsesiz cocuklarin kimsesi olmaya niyetlendim. Buyuk bir ailenin bir ferdi olmak istedim.

Kalpler serpistirdim cokca.. hayatimin kaynagi sevgi olsun diye dua ettim. Sevgiyle bakayim, sevgiyle kusanayim, sevgiyle kusatilayim, her olayi sevgiyle yorayim.. tum duygularim sevgiden tezahur etsin diledim..

Bu gece dilek tuttum. Gül ayinda gül agacinin altinda.. guzellikler getirsin.

#hidirellez


Guzellige dair 2014ten

Guzel bir kiz gordum;

-"bence guzelligin beden inceligi ile ilgisi var" dedim..

-"hayir, bence bedenin olculerine uygun dogru kiyafet tercihiyle ilgisi var" dedi diger yanim.

-"sevdigin tarzda giyinen insani guzel bulabilirsin" dedi baska bir ses.

-"yooo" dedi bir digeri guclu bir sekilde.. "guzelligin guzel bir gulumsemeyle ilgisi var en cok"..

-baska biri son noktayi koydu sanirim; "guzelligin, onu guzel goren gozle ilgisi var sadece.."


2 Mayıs 2016 Pazartesi

Hangisi

"Bir cocugun teleskopla ayin fotografini mi cekmesi, bir annenin ekmek mayalamasi mi?" Her ikisi de bence.

Birinin bir karincayi izleyerek vecde gelmesi mi, digerinin kuantum fizigiyle ugrasirken ayni hissi yasamasi mi? Her ikisi de bence.

Topragi elleriyle aralayip otekinin, icine tohum atip ustunu kapatarak zamanla ordan cikan mahsulu an be an seyretmesindeki aydinlanis mi, yoksa evrendeki matematiksel denklemlerle ugrasimi sonrasinda bir gunesin icinde dogmasi mi berikinin? Her ikisi de bence...

Yol bizi goturur.. bazen bu yolu bir karinca acar, bazen bir mayali ekmek, bazen cicege durmus bir agac... kimi zaman toplumun da gozunde muteber olan diger alanlar..

Yola giden catlagi hangi ugras acarsa bence kutsal.. o kisi icin bir kaynak zira.. pinar ordan cagliyor..

Yol acmiyorsa, gunluk ve siradan ugraslar hepsi. Yol acmayinca... 'ekmek yogurmak mi, teleskopla fotograf cekmek mi?' sorusunun cevabi da ayni bana gore; her ikisi de.

Bu benim gozumde boyle. Benim icimde. toplum ne demis? Kimin umrunda.

23 nisan 2016


Kaza guncesi.

Bugunden geriye kalanlar;

1- Ön sagimdaki arabanin aniden sol sapaga girmesi sonucu yasadigim kazadan sonra dingil söförun "bu allahin emriymis. O emretmeseydi olmazdi. Hem araba piyasasi nasil donecek, o arabadan para kazanacak kac kisi var biliyo musun?" diye dingil dingil konusmasi.

2- arkamizdan gelen bir aracin saga cekip bana; "olayi gordum, kamyonet haksiz, telefon numarami alin beni sahit olarak yazin" demesi.

Dunya boyle bir yer; iyiler ve iyi olmayi beceremeyenler..


2015 1 mayistan.

Bu aksam, mustafa aydin, Celaleddin Çelik, Mustafa Everdi, nazmi zengin ve Adem Seleşle utopya ve drami anlamaya calistik. Hocalarimizin soyleyecek sozleri vardi bizimse anlama cabamiz..

Bu konusmalardan mustafa everdi'nin konusmasini cozumlemeye calistim

(Dikkat ironi icerir) ;

" anna karanina nasil basliyor? 'Butun mutlu evlilikler birbirine benzer. Anlatilmasi gereken mutsuz evliliklerdir'

Siz utopyayi temsil ediyorsunuz. Onunuzde parlak bir istikbal var. Gothe de diyor ya genclikte butun umduklariniz olgun yasta gelip sizi bulacak. Ama nasil bulacak? Kalbi kirilarak bulacak. Eger bu, bir kisinin gerceklerle yuzlesmesi veya gercegi yasamasi ise bu bir dram olur.

Bu kisinin kendisini gelecekte guzel hedeflere dogru yonlendirmesi idealize etmesi beklentileri, onun beklentileridir. Toplumsal ya da insanlik adina yuksek beklentilere girerseniz bunun adina utopya diyoruz.

Utopya biraz tanrisal bir dildir. 'Biz size ne sosyologlar gonderdik bunlara uyasiniz diye. Siz onlari saha arastirmalarinda amele gibi kullandiniz.  Ve bu gerceklikten bilimsel bir temel cikardiniz.'

Bu yuksek tanrisal -ki din sosyologlari tanrinin ne dedigini bize anlatmak ve o guzel ulkede, sakli ulkede yasatmak icin bunu yorumluyorlar. Fakat hayatin gercekleri drama donusuyor.

Peki bizim kizil elmamiz var. Kizil elma nedir? Bilmedigimiz bir utopya midir? Peki kaf dagi nedir? Bu bizim bir utopyamizdir. Feriduddin attarin anlattigi simurg, otuz kusun yolculugu nereyedir? Bir utopyayadir. Bunlar bizde de var.

Fakat pis gercek her zaman bu utopyalara belli bir kirlenmislik getirir. Hayat biraz boyle bir seydir.

Cunku tanrinin ongordugu kullar bile onun cizdigi cizgilerde gitmezler. Baslangictan bu yana da bunu gorebiliriz. Cunu insan husrandadir. Her zaman, en yakin nimete ulasmak, en ucuz yoldan ulasmak, sadece kendisi ulasmak ister. Bu da ister istemez bu utopyalarin ortak bir anlayisla insanlari mutlu kilmayi ongoren o ruyalara ulasmasini engeller.

Fakat hemen gercege teslim mi olmamiz lazim?

Islam dunyasinda mehdi beklentileri var. Batida mesih var. Her bunalan toplum bir mehdi gelmesini bekler. Bu, mehdi eliyle bir hayalin kurulmasiyla ilgilidir. Bizde bundan gecinenler de var, baska bir sey. Ama orda ongorulen bir hayat var. Iste; 'isa (as) gelecek sam'da mi bagdat'ta mi, siyah bir at bekletiliyor. Sonra kirk yil dunyada adalet olacak'. Bu, icimizdeki yasadigimiz hayatin ne kadar islama kurana uymadigini veya bizim icimizde musluman olarak bir ic kanamasi getirdiginden dolayi, bunlar rivayet de olsa, bu bir utopya olarak icimizde yasiyor.

Utopyaya ben deger veriyorum. Her insanin hem bireysel hem toplumsal utopyasi olmasi gerekir. Yoksa mevcut gercege teslim olmak insani curutur, toplumlari curutur ve bu gercegi bu haliyle kabullenmekten dolayi da toplumlarin devrim yapma imkani ve ihtimali kalmaz.

Her zaman insanlik en alta dustugu zaman ordan daha bir yonelise ve yukselise (dogru gidebilmek icin insanligin)  icinde bir cevher var.

Bu cevher bizim gibi dogu toplumlari icin tanrisal olarak gelir. Batililar kendine guveniyor, tanridan bir yol beklemeden kendileri bunu(n) arayisi icerisine giriyorlar. Bence onlar bizden daha ilerideler insanlik olarak. Cunku biz, tanrinin vurmus oldugu keskin ayetlere kitaplara ragmen bunu icimizde bir dusunceye bir felsefeye donusturemiyoruz. Donustursek de ayetlerle kendimizi sinirlamaya calisiyoruz. Ama bati, 'insan camurdan yaratilmis ama ayni zamanda icinde tanrisal bir oz de var' (demektedir). Bu demektir ki, hayvanlardan farkli (olarak) insan, kendisinin farkindadir. Bu farkindalik, dunyayi degistirebilme, daha guzele gidebilme imkani ve ihtimali getirir.

*

Vahiy ya da kuran, insanlara ana caddede yol kilometreleridir. Yolu siz dosersiniz, tasitlari siz surersiniz ve siz icinden yurursunuz.

Biz tanri bize bu yolu gosyerdiyse yolu da o yapsin diyoruz."

****

//Mustafa Everdi//

1 mayis 2015


2014ten

Bundan bir iki yil evvel bir kadinla muhabbet ediyoruz. Biri universitede digeri lise son sinifta iki oglu var.

Ogullarina ne kadar duskun oldugunu, ogullarinin da onu ne kadar sevdiklerini anlatiyor..

Ders calisirken hazirlanan meyve tabaklari, caylar, kahveler.. gece yarisi ben aciktim denince hazirlanan yemekler hamburgerler kizartmalar..

Ne kadar yorgun olursam olayim kalkip hazirlarim diyor.

Neden ki diyorum kendileri alamazlar mi?

Yok diyor bensiz hic bi sey yapamaz onlar. Hazir yemek olsa isitmayi bilmezler.

Ama diyorum keske ogrenselerdi ya sen hasta olsan ya da tatile gitsen?

Yoo diyo ben boyle cok mutluyum. Her seyimi onlara gore planlarim. Utuleri, sabah harcliklari, kahvaltilari her seyi ben hazirlarim. Seviyorum onlara hizmet etmeyi..

Ama diyorum onlar evlenecekler ve muhtemelen evlenecegi kiz da calisiyor olacak. E kiz da yorgun olacak. Ne olacak o zaman

Artik orasini bilmem. Ben evimdeyken hizmet edeyim de evlenince bakarsin bana yakin otururlar diyor.

O vakit icimde kizginlikla dinlemistim bu konusmayi..

Simdi ise ayakta alkisliyorum;

Hep cocuk kalacak cocuklar yetistirdigi icin..

Ileride esiyle annesini kiyaslayip annelerini ozlemelerini saglayacagi icin..

Karisina yardim etmenin zevkini yasamayi birak kendi isini halletmesini karisindan isteyip kavga edecekleri gunler icin..

Hic bir zaman tek basina hayatini idame ettiremeyecegi cocuklari icin..

Karisi hastalandiginda cocuklarina bir kap corba pisiremeyecegi icin..

Benim babam oyle guzel yemek yapar ki annemden bile guzel yemek yapari duyamayacagi icin...

Kizlarin yaninda (veya esinden) vay be sen bunlari biliyo muydun supersin iltifatini isitemeyecegi icin..

Anne olarak ben olmasam var ya ben bunlar olur olur diye dusunup egosunu tatmin ettigi icin

Ayakta alkisliyorum.

Halbuki bence en iyi anne ayaklari ustunde durmayi cocuklarina ogretebilen annedir.

Ve bence en karizmatik erkek;

Mutfak onlugu ile karisina yamaklik edebilen.. en azindan bir yemekte iddiali olan..

Eline gerektiginde supurgenin yakistigi..

Cocuklariyla vakit gecirmeyi bilen..

Isin ozu esi olmadan da hayatini kaliteli bi sekilde idame ettirebilecek potansiyeldeki erkektir...

#bencebuboyle