Mayıs gül mevsimi...
Aşağıdaki gül, yanındaki güllerin içinde umumun en az dikkatini çekecek güldü. Komşuları kocaman ağaçlarda zarif ve kuul bir şekilde endam eden çoğunlukla pembe bazıları sarı bazıları ebruli güllerdi. Belki vazoya en çok yakışacak türlerden.. asil..
Bu ise.. çilli kircilli... yeni açmış ve yorgun düşüp solmuş goncalariyla birlikte daha bodur bir ağaçta bir basina, komşularının yaninda belki de çirkin ördek yavrusu.. "Belki de.."
nazar görüneni degistirirdi ama. Benim en çok sevdiğim bu oldu. Onun yanına gittim önce. Önce ona dokundum. Kokladım. Miss gibi kokuyordu. Kokusunu anlamak icin ona nazar etmek gerekiyordu. Cillerine baktım. Kircillarina.. tek farklı olanın o olması miydi beni ona çeken? Yoksa kendime mi benzettim? Yoksa kiyassiz varoluşunu mu sevdim? İddiasızlığını mı?
Nazar dedim... kalabalıkta görünmeyeni biricik kılan.. nazar çokluk içinde bağ kurduran.. nazar.. halvete yol açtıran.. ve nazar.. benden ona.. ondan bana seken, seke seke çoğaltan..
Mayıs.. baharın son ayı.. gül ile veda edişi ne güzel..
...dünden...
//27 Mayıs 2017//
27 Mayıs 2017 Cumartesi
'şey' sen bakınca var olur.
Kainatın konuşan cevapları 2
Sabundan sonra seymaya yetismek için marmaraya doğru yürüyordum.
Beni yolda görenler selamsız sabahsiz geçtiğimi, geçip gittiğimi düşünebilirler. Bunun sebebi gormeyisimdir. Öylesine körümdür ki tarif edilmez. O gayet dikkatli halim, yolları ezberlemiş bir âmâ tavırdır aslında. Çiçeği görebilen, mimariyi görebilen ama insanları ancak anonim farkeden bir âmâ..
Şükür ki bu körlüğümü bilen Rabbim, benim kaderimi bana bırakmıyor. O gün de öyle oldu. Emine, 'Yasemin' diye seslendi. Allahım ne lütuf. Sen ne zarifsin böyle. Sabunla duyduklarıma böyle bir ustanın eliyle cila atilabilirdi ancak.
Bir mekana gidip çınarların ve cami duvarının golgeligine kalbimizi dayadık. Dedi ki dost.. kelimeler sinirlandiriyor yasemin. Düşünceyi daraltiyor. Sadece dokunmak istiyorum bazen. Sokaktaki insanla küçük diyaloglar içine girmek istiyorum. Kavramların ötesine geçmek ve yaşamak... farkında mıydı bilmiyorum. Dokunuyordu. Sokaktaki insana; bana.
Ben de öyleydim son zamanlarda. Dokunmuyordum ama dokunulmasina izin veriyordum belki. Dinliyordum uzun uzun, beni ayak üstü tutan amcaları, sokaktaki metrodaki müzisyeni.. gülümsüyordum gözlerimi kaçırmadan yanıma ilisene.. kırk yıllık dost gibiymiscesine sohbet edebiliyordum gerektiğinde; isimlerini hiç bilmediğim ve bir daha belki asla göremeyeceğim yüzlerle. Iyi geliyordu.. anda kalmak. Sadece anı yaşamak. Öncesiz ve sonrasiz. Fakat bu konuda acemi olduğumu o gün öğrenecektim. Sonra yeniden ve yeniden.
Biliyor musun dedi.. "su ile ilgili bir kitap okudum." Sonrasında su gibi aktı cümleleri. Sabunun cilası tam da bu anda verildi. Enerjiden bahsetti sonra.. suya okumaktan.. bismillah'tan.. niyetten ve bakıştan..
İçim tekrar etti; niyet ve bakıştan.. kristalize ederken ki dokunuştan.
Gönlüm tekrar etti; yaratıldığın sudan. Yaratıldığı suya olan duygundan.. Kendine bakışından.. karşındakine bakışından...
Kalbim şakıdı; insibağ ve in'ikastan
can'ım söyledi; bundan ibaretsin yasemin. B'yi neye bağladığından..
Saate baktım. Bu bir hataydı. Hata yaptığımı sonradan farkedecektim. Gittiğim de bir dosttu. Gitmeseydim ve emineyle sohbete devam etseydim hoşnut olacaktı. Niyeti de bakışı da güzeldi. Ama ben geç kalıyorum diye gittim.
Gittiğimde seyma da gitmişti. Ankaraya doğru yola koyulmustu.. sırtımda ona getirdiğim zeytinyağı, nar ekşisi ve bir kaç nevale benimle, bir nasihat olarak konyaya gidecekti.
Ben o gün bir kez daha kani oldum ki, yaratıcım benimle konuşuyor. Dostların diliyle.. kainatın diliyle.. taşıdığım emanet yükünün diliyle..
Ben yasemin; yaşadığım andan ve niyetimden ibaretim.
****
Varlığınıza bin teşekkür ederek... Mordo Mordo Emine Özkanlı Saykal
//26 Mayıs 2017//
Kop kop kop
Sizinle "Ver coşkuyu" tarifi paylaşmak istiyorum. ☺ Opsiyonel şeyler var bu tarifte ama bazı maddeler aynen uygulanmalı. :p
Efenim arabayı alıp güzel bir guzergah belirliyorsunuz. Bu biraz uzun olabilir. Mümkünse akıcı, degilse de çok önemli değil zaten. Zira Allahın izniyle bu tarif baya iş görecek. Dünyaya nanik atıyormuş gibi bir his uyandıracak.
Söylemedi demeyin biz şarkı dinleyip sarhoş olmak ne demek bilenlerdeniz. Bu tarif de biraz onlardan.. artık siz buna hangi ser'hoşlugun adını vermek isterseniz verebilirsiniz.
Yanınıza sizin geldiğiniz noktaya bakıp "kenara çek inicem" demeyecek, mümkünse sizden daha çılgın, değilse sizin kadar çılgın birini alın. Sayı opsiyonel olup, tercih edilen karakter opsiyona bakmaz. Yoksa siz ona in arabamdan diyebilirsiniz. ⚠ İn in in...
muzik sesi yanınızdakinin konuşmasını duymakta güçlük çekeceğiniz bir sınır eşikle başlıyor. Daha yüksek olması sizin tercihinize bağlı. (Biz orman içinde araç kullandığımızdan gayet rahat olabilirdik ama çocukların pesimistligi tuttugundan ancak ara ara istedigimiz limite cikabildik. O araba titremeli arkadaşlar! :p
Şimdi gelelim tarife. Tarif tamamen size göre yeniden yorumlanabilir. Ki şu an karşı okul mezuniyet töreni yaptığından baya bi seçeneği yeni farkediyorum. Misal bir kolbastı da listeye girebilirmis. Anlayacağınız biz size baya düğün salonunu araba haline getirmeyi teklif ediyoruz.
Ilk şarkı https://youtu.be/GLfaf8Mh_Io
Bunu en az 3 doz dinliyorsunuz. Daha fazlası için de gideri var bence.
İkinci şarkı https://youtu.be/TDFEoRhBbXI
Bunu da en az iki doz alıyorsunuz. Bence ben bir kaç kez daha dinleyebilirdim.
Bundan sonraki tekrar dinleme sayısı size kalmış.
Bu iki şarkıyı dinlerken dikkatlice arabayı surmekle birlikte oynamayı ihmal etmiyorsunuz. Sonra bir tık düşüyorsunuz ve bu şarkıya geciyorsunuz; https://youtu.be/gxbhm90ZMCk
Daha sonra biraz daha enerjiyi yavaslatiyorsunuz.. ama son şarkıya kadar tamamen düşürmuyorsunuz.
Bundan sonraki şarkılar şunlar
https://youtu.be/XmvtVTmynmA
https://youtu.be/xlW9gnCOOKA
Burdan sonra mehlika teklif etti ve biz de bayila bayila dinledik;
https://youtu.be/mIz_R13bAF4
Barış manço demişken bunu dinlememek olmazdı. Hem gülüp hem ağlayabilirsiniz. Ben küçük bir çocukken ve ön sağ koltuğa oturmusken babamın bunu açıp nakaratını bana bakarak söylediğini, benim uyuz olduğumu onun kahkahayla güldüğünü hatırladım :) Şimdi o çocuk büyüdü ve kendi çocuklarına dinletiyor;
https://youtu.be/p1lGR0LC_2s
Biz finali, yeni kesfettigimiz için bıkana kadar dinleyecegimiz bu şarkıyla yaptık. Siz başka bir şey tercih edebilirsiniz;
https://youtu.be/s9WnS2utg1Y
Tarifimiz; derin olmamak kaydıyla pek cok keder, dert, tasa için mücerrep bir tarif olup sizinle fisebilillah paylaşılmıştır. Hayrını görün :D beğenilerinizi dostlarınıza.. şikayetlerinizi zatimiza ulaştırın efenim :p
(Oturup böyle bir ileti yazdırdığına göre adıyla musemma imiş :D "ver coskuyu")
//25 Mayıs 2017//
Kainatın konuşan cevapları 1
Hulya hanım yazdı geçen, "sabununuza mudahale etmeniz lazım, gelebilir misiniz?"
Havva'yla birlikte sabun yapmıştık. O gelip sabununu aldı ben alamazdım. Onun sabunu tutmuş benimki çürüyeyazmıştı.
Sabun yapmak için sozlestigimiz gün, söz vermenin sorumluluğuyla gitmiştim atölyeye. Yoksa gidecek gücüm yoktu. Mutsuz, huzursuz, keyifsiz ve şaşkındım. Fakat bence atolyedeki herkesten bunu saklamayı pek ala başarmıştım. Fakat sabundan değil.
Hulya hanimlar bana sabunun canlı olduğunu,duygularımızı, enerjimizi aldığını, bazı durumlarda sabun yapmamak gerektiğini söylediklerinde ben elimdeki kaseye bakıp iyimser düşünmeye çalışmıştım.
Ahşap kasedeki yağları karıştırırken sanki içimden bir şey akıyor gibiydi. Sanki o kokusu, rayihası, özü karışan şey bendim. Kıvam buluyor, birbirinde çözülüyor, birbirinden etkileniyor ve bir bütüne dönüyordu duygularım. Emindim çok güzel olacaktı.
Olmamıştı. Sabunum çürüyeyazmıştı. Hulya hanım, sabun canlıdır dedi yine. Şimdi üstündeki çürüyen kısımları siz temizleyin. Temizleyin ki içiniz temizlensin. Onu hasta eden sizin duygularınızdı. Şimdi onarın onları..
Hiç akılla, rasyonellikle açıklayamayacağınız iman edişleriniz oldu mu? "Sabunu kararken de onarırken de kendimdi karşımdaki" desem inanır mıydınız?
Sabunu köşesine koyup sohbete koyulduk hulya hanımla. İnsandan enerjiden duygudan düşünceden inanmaktan gayretten bahsettik. Herkesin bir sınavı var şu hayatta dedi bana. "Ben sınavıma iyi çalıştım."
Meğer uzunca bir sohbetin bir faslıymış bizimki. İsyanlarıma, karmaşama, mutehayyir oluşuma verilen bir cevap varmış yaradandan.. güzel dostların dilinden konusurmus benimle..
Bir faslını da sonra anlatacağım belki de.. Emine'nin dilinden dinlediklerimi.. ama şimdi yoruldum.
Sabun faslı güzel devam ediyor. Ilk haber; sabununuz iyilesiyor diye geldi. Sonraki; kalıptan çıktı sizi bekliyor diye..
Bir ırmak kıyısında dinliyor gibiyim nehri.. suya yansıyan yüzümü bulmak ister gibi..
***
(Eva Victoria Organik'e teşekkür ederek...)
//24 Mayıs 2017//
Ahh..
Ömür dediğin öyle de böyle de bitiyor. Onurlu yaşadı. Eminim mutmain bir şekilde yürümüştür hakka. Yolu yolumu aydınlatsın. Duruşu duruşuma şekil versin. Bir akif emre daha hayata gelir mi bilmem. Rabbim bir aldığının yerine binler tomurcuk ihsan etsin.
//23 Mayıs 2017//
Huzurunda amin.
Çevremde çoğu kişi fotoğraf çekiliyor. Merceğe bakarkenki bakışlarını yakalıyorum.
"Şu yaşamdaki herkesi en az onların kendilerini sevdiği kadarıyla sevmek istiyorum. Bazılarını ise... kendilerini sevdiklerinden de fazla.." diye dua ediyor kalbim sonra..
//21 Mayıs 2017//
--Konya Mevlana--
Şifa sende.
Rana iki yaşlarındayken evdeki su kaplumbağasını yemişti. Yani sadece kenarlarından. 😕
Sonra su kaplumbağası karanlık bir yere saklanmış yaraları kabuk baglayana kadar ordan hiç dışarı çıkmamıştı. Ne beslenmek ne gezinmek için. Karanlıkta kımıldamadan beklemek..
Sanırım içimde bir su kaplumbağası yaşıyor benim de.. Üstüne yorganı çekip günlerce uyuyabilen..
//15 Mayıs 2017//
Kentsel mi dönüşüm?
Uskudarda bir işim vardı. Bitince palmiyeye gidip bi elma çayı içeyim hem de emineyi çağırayım dedim. Bi ılık ses sıcak bir çay bir de palmiyenin huzurunu istedim..
Önce palmiyeye giden yolu bulamadım. Bi yerden donecektim ama nerden? O yer kaybolmuş.. yön tutturdum. Yaklaştıkça anladım ki palmiye de kaybolmus. Palmiye var var olmasina da cevresindeki sokak yok. Hani o havuz gibi olan.. cay bardaklarinin şıkırtısıyla dolu. Hani o herkesin minik taburelerde oturduğu..
Hani benim cocuklarla klasiğim.. golgesinde demlendigim. Hocam palmiyede buluşup bi çay icelim dedigim yer.. yok artık..
Bir bir siliniyor şehrin hafızaları.. yavaş yavaş desem çok da yavaş degil.. hızlı desem evet hızlı ama kendi hayatimizin hizinda kestiremedigimiz..
Sevgili durkheim diyorum.. biz sehirden göç etmiyoruz ama şehir bizden göç ediyor.. oturduğumuz yerden taşınıyoruz sürekli.. otururken. Sence sevgili durkheim anomi yaşar mıyız biz de? Eksilirken sehrin köşe başları, sinemaları, insanları biteviye?
Bir çocuk kitabı okumuştum. Bazı yerleri sık sık aklima geliyor. Kahramanımız olan çocuk bir şehre gider. Bakar ki insanlar boş bir şehirde olmayan yollarda yürür olmayan binalara girip çıkar olmayan evlerinden olmayan iş yerlerine seyirtip dururlar gün boyu. İşin aslını öğrenmek ister.
Meğer efendim burası muhteşem güzellikte bir şehirmiş. Insanlar sokaklarinda aheste yürür. Sokağın binaların şehrin guzelligini seyreder, yolda gorduklerine selam verir muhabbet edermis. Sonra bir işgüzar bunun vakit kaybı olduğunu düşünmüş. O günden sonra insanlar baslarini kaldirmadan sadece yola bakarak yürümeye baslamislar. Onlar başını kaldirip müzeyyen binalari seyretmedikce, sokağa bakıp gulumsemedikce ve insan şehirle alakasını kestikçe bir bir yok olmuş binalar.. kapılar.. merdivenler.. işlemeler... şehir silinmeye başlayınca farketmemis insanlar eksildiklerini.. şehir daha da çok eksilmiş böylece.. tek tek yok olmuş insanların cevresinde..
Ve ancak dışarıdan gelen biri farketmis şehrin yok oldugunu...
Sevgili istanbul.. hafızanı kaybediyorsun gün gün.. benim hatıralarımı da alıp goturerek.. marks bu yabancılaşmayı tahayyül edebilir miydi dersin?
//14 Mayıs 2017//
Bazen dokunma.
Ne kadar kırılgan yanım varsa bir araya topladım. Ben istememiştim ve ön görmemiştim de.. toplaniverdiler sanki birden bire...
Bir kaç cümle bir kaç dakikalık bir konuşmayla hüküm giymenin kırıcı olacağını unutmuşum... gülüp geçen yanımın bile küseceğini hiç düşünmemişim. Küsüverdim. Kişiye de değil üstelik.. neye? Bilmiyorum.
Ben bir küstüm çiçeğiyim bugün..
Dokunmanın ve iyi niyetin insanı nasıl kapatabilecegini öğrendim..
Kendime hatirlatmaliyim çokça; ben bundan ibaret degilim.. ben bundan ibaret değilim.. değilim bu halden ibaret..
Bir burun kıvırma, yaptıklarıma, harıl harıl çalışmalarıma, kendimi inşa edişime.. korkularıma rağmen süt liman oluşuma.. bir burun kıvırma baştan sona bana..
Bilmiyorlar der geçerdim, geçemedim. Kendimi içten yanmalı zannederdim..
'Bakışla değerlendirme kendini', söylemeliyim yine içime. Hüküm yetkisini rabbinden başka kimseye verme..
Ben bugün bir küstüm çiçeğiyim.. kırılıverdim..
İnancımı kaybedeyazdim kendime.. yolumu şaşırdım.. süt limanken kıyılarım kabarmış dalgalarla doluverdi.
Şimdi dokunmadan kendime.. bekleyeceğim... usul usul açıvermeyi..
//14 Mayıs 2017//
An'da kal..
Sabah şunu yazıp yolluyorum:
Zikir sonrası evime donemedim. Gaziosmanpasa'ya gecmem gerekti.. sabah biraz da gec kalarak dışarı çıktım. Bugün formasyon günüm. Formasyona yetismem lazım. Tramvay durağına gittim. Araç geliyor. İçerisi dopdolu ve bekleyenler yine biniyor, yine biniyor.. balık istifi dedikleri gibi.. bekledim bekledim. Yanimdakine temas etmeden yolculuk yapacak kadar bekledim. Şehitlikte tramvaydan inip metrobuse yurumem lazim. Aslinda yurumeye calimaniza gerek yok. Biraksaniz bu sel sizi kendi yürüyüşünüzden de hızlı mahalli maksuda ulastiracak. (Şu an oturdugum yerden o yürüyen insanlara bakıyorum. Adeta bir bantin uzerinde akan ürünler gibiyiz) hiç kimse yekdigerini umursamadan acele ediyor. Hangi telaş diyorum, neye geç kalma korkusu bizi böyle bir hale getiriyor? Nedir bu? Yavaşlıyorum. Simitçiye yaklaşıyor siraya giriyorum. Sira bana gelmeden hemen önce sıcak simit geliyor. Sanki hayat... ya da allah benim yavaşlamak isteğimi teyit ediyor. Bir sıcak simit ve seyyardan bir karton bardak çayla mezarlığın kıyısına bağdaş kuruyorum.
Kendi iç akışımı bozmamalı bu insan dünyasının akışı..
Selvileri, yeni uyanan güneşi ve serin havayı hissetmeliyim....
Bir de birine selam vermeli..
Günaydın..
**
Sonra akşam oluyor. Yorgunum. Doluyum. Aglasam aglamalara doymayacak kadar yorgunum. Bir yaşamak yorgunluğu bu.
Unalan metrosu ile metrobusu arasında yuruyorum... insanlar sabahki telaşa benzer (ama bu defa daha mı yorgun?) bir telaşla yine benzer bantların üzerinde akiyorlar...
Mesut hoca tembellik direnistir demişti geçen... ne kadar haklı demistim okurken... evet bunun adı tembellikse bu akışla akmak istemiyorum..
Tuneldeki klarnet sesine yaklaşıp duruyorum. Sesin yanına ilisip bağdaş kuruyorum... gozlerimi kapıyorum. Ben ve muzik... ben ve edelerzi... ben ve.....
//12 Mayıs 2017//
Kirlenmenin temizlik yolu
Bir elimde bir gözlük, diğerinde deri bir parça.. gözlük yanımdaki teyzenin.. temizlemek için elime alıyorum. Siliyorum... siliyorum.. siliyorum.. bir türlü açılmıyor yüzey.. yeniden ve yeniden siliyorum.. yine ve yine açılmıyor... öyle çizilmiş ki.. kir olsa ak pak olurdu. Kir değil bu. Sayısız çizik.. her temizlemek istediğinde yanlış bir şeyi surttugunden cama.. cam temizlense de çizilmiş böylece..
Diger yanımda başka teyze... az once... ben namazdayken mehlikayı azarliyor; "sen neden namaz kılmıyorsun bakayim? Çok günah!!"
Bu çizikler nasıl temizlenir?
//11 Mayıs 2017//
Rizom okulsuz kampından sonra
4/5/6 Mayıs tarihlerinde yani geçtiğimiz hafta sonu bir kısım okulsuz aileyle kamp yaptık.
Bu, oluşumun 4. Benim ise 2. Kampimizdi.
Okulsuz egitimle ilgilenen (uygulayıcı, gönül vermiş ya da meraklı) yaklaşık 50 aileydik. Kamp suresince seminerler düzenlendi. Okulsuz cocuklar hakkinda yapilmis bir arastirma, dunyada ve Türkiye'de okulsuzluk/yasal yaptirimlari, okulsuz bir ailenin serguzesti, istanbul ve ankara #yeryuzuokulu faaliyetleri gibi ana basliklarda sunumlar, söyleşiler gerceklestirdik.
Çocukların oyunları, babaların tanisikliklari, biz kadınların dostlukları ve yargilamayan, dinleyen, oteki/başkasına karşı anlama çabasında olan insanlarin varlığı, yaraya merhem olan gonullerin çokluğu vs.. her şey muhteşemdi. Fakat ben biraz okulsuzlukla ilgili yazmak istiyorum. Belki bu arada yine dostlardan dem vururum.
Okulsuzluk dusuncesindeki ailelerin pek çoğu farklı farklı sebeplerle bu patikada bulusmuslar. Patika diyorum çünkü genelin gittiği yolun dışında. Kimi aile kendi sorgulamaları ve kendi tecrübeleriyle buraya gelmiş kimi aile çocuklarının adımlarını izleyerek. Mesela ben ikincilerdenim. (Her ne kadar hala düşünsel boyutta olsa da)
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki okulsuz ailelerin birilerini ikna etmek gibi bir gayreti yok. Bir başkasının hayatı hakkında söz sahibi olmak, "en doğru"yu başkalarına da göstermek, yanlış yapıyorsunuz demek gibi bir misyon edinmis degiller. Ancak kendilerinin bir zamanlar ve belki hatta şimdi oldugu gibi kafası karışmış ya da merak eden diger insanlara ellerinde ne varsa sunuyorlar. Düşünce, tecrübe imkan vs..
O yüzden bizim düşüncemiz sadece bizi baglar. Hatta sözü soyleyen kişinin kendisini bizzat. Zira bu düşünceler kişisel yasanmisliklarin bir ürünüdür.
Bunları neden söylüyorum? Bunun bir iki sebebi var. Bunlardan birincisi, okulsuzluk düşüncemizden bahsettigimizde bunun bir tehtit olarak alginlamasini istememek. Kimsenin ailesiyle ilgili kararları yargilamiyoruz. İkincisi lütfen biz kimseyi ikna etmeye caliemadigimiz gibi kimse de bizi ikna etmeye çalışmasın. Zira kim hakli kim haksiz tartışması yürütmüyoruz. Bizim yaptığımız, okullu bireylerin birbirlerine güzel bir okulu tavsiye etmesi ya da heyecanla anlatması gibi düşünülebilir. Kimse sizin okukunuzu kotulemiyor. Sadece kendi tecrubesini sizinle paylaşıyor. Zaten ilginizi cekmezse dinlemezsiniz.
Buraya kadar ön aciklamadan sonra gelelim okulsuzlukla ilgili düşüncelere...
Oncelikle okulsuz egitim deyince iki kavram ortaya çıkıyor bunlardan biri #homeschooling diğeri #unschooling yani. Evokulu ve okulsuzluk. Her ikisi de bina olarak okulu dışarıda birakiyor. Fakat homeschoolingte belli bir mufredat cercevesinde cocugunuza siz egitim veriyorsunuz. Benim ilgilendigim ve gönül verdiğim unschoolingte ise herhangi bir müfredatı takip etmiyor, cocugunuzun ne ogrenmesi gerektigine siz karar vermiyorsunuz. Çocuğunuzun soru ve istekleri merkezinde ona alan açıyor, merakı ölçüsünde ona mentorluk/yonderlik/rehberlik ediyorsunuz. Buna kendiliginden öğrenme/kendi kendine ogrenme de diyebilirsiniz. Öğretme odakli değil öğrenme odaklı bir egitim sistemi gibi dusunulebilir. Yani merkezde çocuk, ilgileri, merakı, soruları oluyor. Bundan sonra ister araştırma yapabileceği ya da deney yapabileceği ortamları açarsınız, ister siz yardımcı olursunuz veya ister bir başkasindan yardim almasina olanak verirsiniz.
Bu meselenin kritik ve en çok onemsedigim yönü, çocuk istedigi alanda istedigi kadar derinlesebiliyor. Kimse ona tamam artık dur demiyor ya da şunu da öğren diye diretmiyor.
Herhangi bir not ve disaridan degerlendirme durumu olmadigindan çocuk daha doğal bir öğrenme gerçekleştiriyor ve korkusuzca öğreniyor. Bilişleri hem daha dogal hem kalıcı oluyor.
Insan hayatının giderek daha yapay bir hal aldığı ve bu yapayligin bizi iliklerimize kadar esir aldığı artık sorgulama yapamaz hale getirdiği kanisindayim.
Bugün formasyonda bize "gerçek hayat"la ilişkili öğrenmelerin daha kalıcı sonuclar verdiği söylenirken gerçek hayat ne sorgulaması yapılmıyor.
Okulsuz egitimle ilgili en önemli soru da burada geliyor; "e peki bu cocuklar nasıl para kazanacak? Nasıl doktor muhendis olacak? Her şey iyi hoş da parasız hiç bir şey olmuyor. Bu çocukların geleceği ne olacak?"
Bu sorularin benim içimde onlarca baglami, yuzlerce cevabi var. Keske şu an beynimin kivrimlarinda bir anda yanan sneplerimi sizin beyninize transfer edebilseydim. Bu mumkun değil. Dolayisiyla tüm bağlam ve cevaplari birden aktarmam olanaksiz. Ancak formasyon pedagoji baglaminda bir kaç söz söyleyebilirim belki.
Öncelikle okulun merak duygusunu korelttigini dusunuyorum. Yillar sonra elde edecekleri meslek için yillar sonra girecekleri universite sınavına hazirlik amaciyla ilk ve orta ogretim mufredatina tabi tutuluyorlar. Sadece sınavda çıkacak konu ve dersler ogrencilerin çoğunu ilgilendiriyor. Çoğunlukla sordukları soru şu oluyor; bu benim ne isime yarayacak? Hocam bu soru sinavda cikacak mi?
Sadece sinav odakli öğrenim cocuklarin bildiklerini bir gece sonrasi unutmasina yol açıyor. Üstelik hakim ders programinin disindaki konu ve alanlarla ilgili çocuklar basarisiz olarak yaftalaniyor.
Halbuki okulsuz öğrenen kendiliginden öğrenen pek çok çocuk ilgi alanlarina yoneldikce okulun hedeflediginin de ustunde bilgi ve beceriye sahip olabiliyor.
4 yıllık fakülteden mezun olup işi, çalışmaya başladığı is yerinde öğrenen gençleri düşünürsek okulun öğretim konusundaki başarısını bir kez daha tartışma fırsatı bulabiliriz.
Yani okulun yapay bir sistem için yapay bir öğrenim metodu uyguladığını düşünüyorum. Bu arada çocuk genc ve insanların merak duygusunun çoktan yok olduğuna inanıyorum.
Bununla birlikte okulsuz egitim uygulayıcısı aileler çocuğun birey oluşu konusunda bilinçli ve farkındalıklı aileler oldukları ve öğrenimin merkezine çocuğu koydukları için okul kapısı onlar için bir tabu değil. Çocuk istedigi zaman okula gidebilir. Yüksek ogrenim isterse bunu basarabilir. Zanaat, sanat ya da çobanlıkla ilgilenmek isterse bunlarla da ilgileneblir.
Merak etme yetisini kaybetmemiş birey dilediği yaşta dilediği şeyi ogrenebilir. Araştırmalar göstermiş ki ilk sekiz yıl hiç bir okul dersi görmemiş bir çocuk tum eksiğini bir iki ayda kapatabiliyor.
Bizim nesil bunu tecrübe etmisti. Tum ortaokul ve lise sınavlarını bir yıl içinde dışarıdan verebiliyorduk ve zorlanmiyorduk. Hatta bu sekilde tüm orta öğretim programını dışarıdan verip 14 yaşında tıp fakültesine giden arkadaşımız olmuştu.
Okulsuzluk hakkinda konuşacak çok şey var. Ama şimdi ben hem yoruldum hem sıkıldım. Belki daha sonra yeniden yazarım.
//10 Mayıs 2017//
Damla ol.. zerre ol... küll'den ol.
Bir bitki olsaydım ne olmak isterdim diye sordum kendime;
* tabi ki bi ağaç. Bir sürü meyve verirsin. O meyvelerden bir sürü baska ağaç olur. Hatta yaşlandığında bile gelip biri senden celikleme yapip baska bir ağacın oluşmasını sağlayabilir. Hep çoğalır hep cogalirsin.
- cicekler ya da yabani otlar da öyle değil mi?
* ama onlar geçici omurlukteler.
- ne önemi var ki? Hem varlığı sınırlamış degil misin böyle düşünmekle? Var olursun. Ne olduğun önemli değil. Bir ağaçken bir hayvana dönüşür bedenin. O bedenden çıkıp gubreye donusursun.. gubreden yeni bir bitkiye.. belki suya.. bedenin bile anda zamanda dönemde kayıtlı degilken ruhun nasıl olsun?
Bir şeyi olmayı talep etmek hep ego'dan.. sadece var ol. Sadece o varlık anına müteşekkir ol.. ve izin ver hayat seni dönüştürsün..
//30 nisan 2017//