Nedendir bilmem tarihi yerleşim yerlerinde hususiyetle ilk bulunduğum günler fevkalade bir hal kaplar ruhumu. Adeta bir zaman tüneli açılır hayal dünyamın önünde, o mekânın eski sahipleri hayalin tül perdesinde titreşiverirler.
Hangi medeniyetin izleri ise ayaklarımı sürdüğüm işte tam da o izin sahipleri, kâh uzun örgülü saçları ile zeytinyağı şişesi taşıyan kızlar, kâh sandaletli ayaklarını şehirde gurur ile sürüyen erkekler veya feracesine bürünmüş İstanbul hanımları ile şalvarını giyinmiş Konyalı kadınlar yahut sakalına sadece makas değmiş adamlar, bulundukları şehirde bazen görüntüleri birbirlerinin üzerinde, gölgeleri birbirinin eyninde beliriverirler gözlerimin önünde.
Sanki ruhları rüzgârın esişine ilişivermiş de şehri, bazen dillerinde bir ağıt, bazen bir sevda türküsü, bazen bir gazel veya bir destanın kırık döküntüsü ile geziyor gibi gelirler.
İşte tam da bu seyahatlerinde kiminin sesi, kiminin gölgesi, kiminin bizatihi sureti ve kiminin güzel kokulu saç teli bedenime değip de geçer gibi hissederim.
Yüzyılların üst üste binen yorucu yolculuğunun mihmandarı bu kadim şehirler tüm bedenime bir cezbe hali ile âşıklık sarhoşluğu yerleştirir. Zaman dursun ve ben o şehirde kaybolayım isterim.
Duvarlarına dokunduğumda mimarın elini, ustanın çekiç sesini yakalamak, döşemesine bastığımda ayak izlerini takip edip iz sahiplerinin evine ulaşmak, bir nakış görürsem nakkaşın sevdasını yaşamak isterim.
Tüm bu duyguları, hani gönlümün bam telini sızlatarak, yaşatan şehirler pek de azımsanacak gibi değildir.
Boğaziçinden geçerken Hüseyin Avni Paşa yalısına dikilir mesela gözlerim. Şu kâgir yapı konuşsun diye beklerim. İçindeki havuzun suyu ile konuşsun. Yanan hareminin külü ile konuşsun, boğaza açılan pervazı ile konuşsun ama anlatsın durmasın isterim.
Yahut efesin kuretler caddesinde bir kuret dayayıp da elini kütüphanedeki bir hatun beline yamaç evler ile halkın yaşadığı barakalar arasındaki uçurumu anlatsın diye beklerim. Bir medeniyetin miminin nerde düştüğünün sırlarını beraber çözmeyi umarım.
Veya on odası ile açılınca bir konak, on odasının da tahtalarına dokunarak, sözlerden ötesini çivilerinden sökelim isterim.
Ve bir gün, hierapoliste bir güzel, keten elbisesini rüzgârda savurarak, uzun saçlarına sevda siyahını akıtarak bana aşkın zamansızlığını anlatacak; umuyorum.
İşte bendeniz şehirlerin zaman katlarında böylesi seksek oynarken, gördüğümün ötesine gidip hayalleri yakalarken, metruk ve viran bir şehrin toprak altında kalan binaları ile toprağın üstüne kaçmış kırıntıları arasında buluverdim kendimi.
Aslında sadece su kanallarını duymuştum İssos’un. Vakit ikindi sonrası akşamüzeri... Bir kaç kemer görüp gelmekti niyetim. Ta ki kemerleri görüp takip edelim diyene kadar.
Bir kemer, bir kemer daha, hadi bir tane daha derken, şehrin merkezine geliverdik. Ve yollarda yüzyıllar ötesine ait kap kacak, taş duvar kalıntısı... Eğilip yerden alıveriyorsunuz sırrı yıllara meydan okuyan bir çömlek parçasını. Kimin mutfağındaydı şu sarı ve kim dokundu bu yeşile? Şu kırık kulp hangi küpün ucunu tuttu? Ve kırığı, testinin ne damlattı ağzından?
Dağılmış hayatların dağınık parçaları, toplasam toplanır mı sahiplerinin ruhları?
Batan güneşten dakika kotarmaya çalışıyoruz, bir koyun sürüsü şehrin meydanına iniyor. Ayni anda gozlerimin onunde antik tiyatronun harap basamaklarında efsaneler dolaşıyor...
Koyun çobanları, bahçe bekçileri buldukları tarihi eserleri kimse görmezden yağmacılara satıyor. Ve henüz kırılmamış eşyalar toprak sürülürken kırılıp gidiyor.
Bir şehir, yüzyılların biriktirdiği keder ile günbegün soyuluyor, günbegün eksiliyor, günbegün çürüyor. Ve güneş her gün bu yitik şehrin üzerine doğup daha bir yitirerek batıyor.
İssos’u dinledim bugün, kemerlerinin üzerine oturdum da... Denizden gelen şarkısını söyledi bana. Kılıç şıkırtıları arasında çocuklarının nasıl onu bırakıp gittiğini; kurnadaki su durmadan hamamında, tası tarağı unutup da oracıkta, dalından koparıp da zeytini, basınca yağını kaba, hiç alamadan usulca... Nasıl da bırakıp gittiklerini ibret olsun diye bana, işte öyle anlattı İssos.
Sesi denizlerin sesiydi, sessizliği Amanos’tan devşirilmiş. Acısı yürek yangını, hikmeti ahretlik. Dinledim de ruhumla, anlattı ruhuyla issos. Bağrında açan dikenleri ve medeniyetin kırık kemikleriyle ağlaya ağlaya...
***
Aciklama:
*yazi 2010 yilindaki ilk issos ziyaretim sonrasi kadinnewste yayimlanan yazimdir.
*fotograf dun sabahki ziyaretimdendir.
* issos harabeleri uzun bir gecmise dayanir. Yaklasik 1 km uzunlugunda 1 km geniligindedir. Ilk yapildigi zaman mimarisinde mermer kullanilmistir. Bu, bilindigi gibi ustun bir zenginlik isaretidir. Dogu roma imparatorlugunun klasik mimarisine sahiptir. Ipek yolu uzerinde olmasi ve şaşali bir yasantiya sahip olmasi hasebiyle surekli fethedilme arzusu ile gozleri uzerine cekmistir. Hemen her 10/15 yilda bir savas yasamis kent yikilip yeniden yapilmistir.. basta malzeme olarak mermer kullanilsa da sık sık savas yasadigi icin daha sonra daha ucuz malzemelerle imar edilmesi tercih edilmistir. Rivayete gore buyuk iskenderin pers kralini yendigi alandir. Fakat henuz bilimsel olarak netlige kavusmamistir.
Issos harabelerinin uzerinde gunumuzde portakal ve zeytin bahceleri bugday tarlalari bulunmaktadir.
Varligi daima bilinmesine ragmen yakin zamana kadar arkeolojik kazilar yapilmamistir. Uyanik bir hirsiz ailenin portakal bahceleri uzerindeki bir evi kiralayip ordan tunel kazarak kral hamamina ulasmasi ve icindeki tarihi eserleri kacirmasinin ve bunun ardindan trilyoner olmasi sonucu gerekli ilgiyi ancak gorebilmis, bu mesum olayin ardindan 2006 yilindan itibaren kazilar baslamistir.
Oncelikle hamam cevresinde baslayan kazilar iki yildir antik kentin kral yolu cevresine de yapilmaktadir.
Harabenin sadece uzerinde yururken yukaridaki gibi sayisiz antik malzemeye basabilir elinize alabilir ve cebinize atabilirsiniz..
2010 yilindaki gezimizde keci cobanligi yapan bir hanim, sohbetimizde, kendisinin yekpare olarak buldugu canak ve comlekleri nasil sattigini anlatmisti mesela.. tum kentin uzerinde hala devam eden ciftcilik ve hayvancilik faaliyetlerinde pek cok yekpare esyanin kirildigini tahmin etmek zor degildir. Bununla birlikte hazine avcilarinin nelere ulastigini neleri kacirdigini tam olarak hic bir zaman bilemeyecegiz.
Projeyi yoneten arkeolog omer beyden ogrendigime gore sadece dogu roma degil abbasi ve osmanli izleri de tasimaktadir. Pek cok abbasi sikkesi bulunmustur.
Roma donemine ait buluntulara bakilirsa hanimlar guzelligine cok duskundur. Parfum siseleri ve cam bilezikler bulunmustur. Bazi mezarlarda takilariyla gomulen insan kemiklerine rastlanmistir.
Su an arazinin cok azi acilmistir. Buyuk bir kismi halkin tapulu malidir. Tapinak da sahsi mulkun altinda bulunmaktadir mesela. Su an devlet arazisi sinirlari icinde olan ve odeon olma ihtimali yuksek olan kalintida calismalar devam etmektedir.
Catalhoyuk gezimizde de ogrendigime gore bir arkeolojik kazi ancak yaz aylari yani yilin 2 veya 3 ayi boyunca yapilabilmektedir. Omer beyin ongordugune gore issostaki calismalar rutin halde devam etmesi halinde bile tum kentin (issos) calismasinin bitirilebilmesi icin ortalama 100 yil gerekmektedir.
Bundan bes yil once orada gezerken aglayacaktim. Dun omer beyle konusurken ise elini opmek istedim.
Gec kalinmis bile olsa issosun arastirilmaya baslanmasi benim icin cok sevindirici bir gelisme. Emegi gecenlerden allah razi olsun..
5 Ağustos 2015 Çarşamba
İssos'a dair.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder