Disaridayken evdeki varliklariyla ciceklerim hep aklimdaydi.. sardunyalar, menekseler, yuka, biberler, aleoveralar, cilek ve digerleri.. acaba ne durumdaydilar?
Cikarken diplerine su siseleri devirmistik susuz kalmasinlar diye. Ve erkek kardesimden iki kez su verip bizim yaptigimiz islemi yenilemesini istemistik.
Kardesim cicekleri tanimiyor. Hangisi ne olcude su ister bilmiyor haliyle. Dolayisiyla her cicek icin ayni islemi yapti. Hepsine esit miktarda su verdi.
Evdeki bitkiler bir farklilik olmaksizin ayni sekilde sulandilar.
Simdi onlarin bazilari susuzluktan kurumus, bazilari fazla su icmekten curumus, bazilari stabil kalmis, cok azi gurbuzlesmis..
Esitlik bitkiye bile yaramadi. Farkedilmek istiyor cicek bile. Ayrica ozen istiyor kendisine. Taninmak istiyor ihtiyaclarinin diliyle, ihtiyaclarinin giderilme bicimiyle..
10 Ağustos 2015 Pazartesi
Bilmek..
8 Ağustos 2015 Cumartesi
Gecit
Gozbebeklerini buyutup gecenin, baktiklarini gormek istiyorum..
Damarlarinda akan sehrin, insanlarini tanimak..
Ruzgara kapilip da, saclara dokunan elleri ogrenmek..
Bilmek istiyorum bensiz kim gecmis buralardan..
Posted via Blogaway
Tekerrur
Gencligimde ezberledigim bir siirin tek bir mısraı dolaniyor dilime.. "uyku tutmuyor karanliklari.."
Sayisiz kez okudugum bu siirde hic anlamamisim meger anlamini.. karanlik bu gecede uyku tutmazken, aslinda icimdeki karanliklarin uyku tutmadigini anladim..
Huznun katran yuku kalbime sicramisken yeniden, her silmemde yeniden lekelenmisken, kabullenmenin yeni acilarini dogururken nicedir.. uyutmaya calistigim karanliklarin baslarini yatirip da rizaya, razi olmaya calismisken hallerden, vaz gecislerden, donuslerden, nisyanin gercekliginden; gordum ki cam parcalari gibi kirik karanliklarimin gozleri ışıl ışıl parlamakta..
Karanliklarimin icinde yurudukce parcalanmakta hayallerim. Dunya boyle bir yer diyorum kendime.. gercek denilen bir sey var. Kavimler ölür ve kalintilarinin ustune yeni medeniyetler kurulur. Şölenler verilir savas sonrasinda kan izleriyle lekelenen topragin ustunde. Kan izlerini kurutur bu sölenler.
Terk edilen sehirler sanma ki muhacirin ardindan issiz kalacak.. sanma ki yakilan agitlar daima ayni insanlara dair olacak.. yeniler dogacak ve gelecek.. unutma sehir daima cogalacak... ve umma hicret edilen her sehrin fethini. Huruc donus getirmez coguna, beklenilmez de.. arz-i mevud dusuncesi kavimleri helak eder cevresindekilerle birlikte..
Karanliklarimda yuruyorum. Karanlik sokaklarimda.. karanlikta parliyor gozleri karanliklarimin.. daha iyi anliyorum ezberimden cikip gelen bu dizeyi.. evet uyku tutmuyor karanliklari.. karanliklarimi..
konusmayan, dilsiz, sukuta mahkum, susturdugum sokaklarimin bir oyunu bu anliyorum dahasi.. bir siir icine saklanip da hatirlatiyorlar bana yaralarini.
Belim bukuk tasiyacagim bu kaldirimlari, ışıksız gecenin yukleriyle.. gunese cikarip kurutacagim nemlerini zaman zaman.. sokuldukce dikecegim asinmis yanlarini.. uykusuzlugunuza karanliklarim, raziyim. Siz de razi olunuz halinize..
7 Ağustos 2015 Cuma
Gecenin zifiri karanliginda..
Dun aksam elektrikler kesildi koyde. Evde aydinlatmaya yarayacak ne bir mum ne gaz lambasi ne lux ne ışıldak ne baska bi sey var.. hava puslu ay ortulmus. Ay isigi da yok. Her yer zifiri karanlik. Hal boyle olunca telefonlarin aydinlatmasini kullandik ihtiyac duydukca. Dolayisiyla tum telefonlarin sarjini da uzerimize afiyet bitirdik.
Zifiri karanlikta, siddeti deprem hissi veren yagmurun altinda yuzume gelen tufan dokunuslariyla gece saat uc gibi uyandim. Allahim nasil bir yagmur. Gok yarilmis ifadesi yetmiyor. Bardaktan bosanircasina deyimi ise komik bir hafiflikte. Yagmur yeri gogu dovuyor.. Ben zaten uykudan uyanmisim kafam bin besyuz..
Allahin isine bak diyorum.. (malum ben en olmadik felaket senaryolari kurabilirim) once elektirikler gitti. Telefonlarin sarjini bitirdik. Az sonra bu yagmur dehsetli bir sele donusup bizi yutar ve biz kimseye haber veremeden ölüp gidecegiz burda..
Gozumun onunde tsunami goruntuleri, titanik filminden kesitler.. hayalimde nuh tufani, helak olan kavimler.. aklimda cocuklari olasi bir selde nasil korurum dusunceleri esliginde uyumusum yeniden..
Uyandigimda yagmur hala yagiyordu ve su an hala yagiyor.. evet bu defa bardaktan bosanircasina.. cok sukur olmedik ayaktayiz :)
5 Ağustos 2015 Çarşamba
İssos'a dair.
Nedendir bilmem tarihi yerleşim yerlerinde hususiyetle ilk bulunduğum günler fevkalade bir hal kaplar ruhumu. Adeta bir zaman tüneli açılır hayal dünyamın önünde, o mekânın eski sahipleri hayalin tül perdesinde titreşiverirler.
Hangi medeniyetin izleri ise ayaklarımı sürdüğüm işte tam da o izin sahipleri, kâh uzun örgülü saçları ile zeytinyağı şişesi taşıyan kızlar, kâh sandaletli ayaklarını şehirde gurur ile sürüyen erkekler veya feracesine bürünmüş İstanbul hanımları ile şalvarını giyinmiş Konyalı kadınlar yahut sakalına sadece makas değmiş adamlar, bulundukları şehirde bazen görüntüleri birbirlerinin üzerinde, gölgeleri birbirinin eyninde beliriverirler gözlerimin önünde.
Sanki ruhları rüzgârın esişine ilişivermiş de şehri, bazen dillerinde bir ağıt, bazen bir sevda türküsü, bazen bir gazel veya bir destanın kırık döküntüsü ile geziyor gibi gelirler.
İşte tam da bu seyahatlerinde kiminin sesi, kiminin gölgesi, kiminin bizatihi sureti ve kiminin güzel kokulu saç teli bedenime değip de geçer gibi hissederim.
Yüzyılların üst üste binen yorucu yolculuğunun mihmandarı bu kadim şehirler tüm bedenime bir cezbe hali ile âşıklık sarhoşluğu yerleştirir. Zaman dursun ve ben o şehirde kaybolayım isterim.
Duvarlarına dokunduğumda mimarın elini, ustanın çekiç sesini yakalamak, döşemesine bastığımda ayak izlerini takip edip iz sahiplerinin evine ulaşmak, bir nakış görürsem nakkaşın sevdasını yaşamak isterim.
Tüm bu duyguları, hani gönlümün bam telini sızlatarak, yaşatan şehirler pek de azımsanacak gibi değildir.
Boğaziçinden geçerken Hüseyin Avni Paşa yalısına dikilir mesela gözlerim. Şu kâgir yapı konuşsun diye beklerim. İçindeki havuzun suyu ile konuşsun. Yanan hareminin külü ile konuşsun, boğaza açılan pervazı ile konuşsun ama anlatsın durmasın isterim.
Yahut efesin kuretler caddesinde bir kuret dayayıp da elini kütüphanedeki bir hatun beline yamaç evler ile halkın yaşadığı barakalar arasındaki uçurumu anlatsın diye beklerim. Bir medeniyetin miminin nerde düştüğünün sırlarını beraber çözmeyi umarım.
Veya on odası ile açılınca bir konak, on odasının da tahtalarına dokunarak, sözlerden ötesini çivilerinden sökelim isterim.
Ve bir gün, hierapoliste bir güzel, keten elbisesini rüzgârda savurarak, uzun saçlarına sevda siyahını akıtarak bana aşkın zamansızlığını anlatacak; umuyorum.
İşte bendeniz şehirlerin zaman katlarında böylesi seksek oynarken, gördüğümün ötesine gidip hayalleri yakalarken, metruk ve viran bir şehrin toprak altında kalan binaları ile toprağın üstüne kaçmış kırıntıları arasında buluverdim kendimi.
Aslında sadece su kanallarını duymuştum İssos’un. Vakit ikindi sonrası akşamüzeri... Bir kaç kemer görüp gelmekti niyetim. Ta ki kemerleri görüp takip edelim diyene kadar.
Bir kemer, bir kemer daha, hadi bir tane daha derken, şehrin merkezine geliverdik. Ve yollarda yüzyıllar ötesine ait kap kacak, taş duvar kalıntısı... Eğilip yerden alıveriyorsunuz sırrı yıllara meydan okuyan bir çömlek parçasını. Kimin mutfağındaydı şu sarı ve kim dokundu bu yeşile? Şu kırık kulp hangi küpün ucunu tuttu? Ve kırığı, testinin ne damlattı ağzından?
Dağılmış hayatların dağınık parçaları, toplasam toplanır mı sahiplerinin ruhları?
Batan güneşten dakika kotarmaya çalışıyoruz, bir koyun sürüsü şehrin meydanına iniyor. Ayni anda gozlerimin onunde antik tiyatronun harap basamaklarında efsaneler dolaşıyor...
Koyun çobanları, bahçe bekçileri buldukları tarihi eserleri kimse görmezden yağmacılara satıyor. Ve henüz kırılmamış eşyalar toprak sürülürken kırılıp gidiyor.
Bir şehir, yüzyılların biriktirdiği keder ile günbegün soyuluyor, günbegün eksiliyor, günbegün çürüyor. Ve güneş her gün bu yitik şehrin üzerine doğup daha bir yitirerek batıyor.
İssos’u dinledim bugün, kemerlerinin üzerine oturdum da... Denizden gelen şarkısını söyledi bana. Kılıç şıkırtıları arasında çocuklarının nasıl onu bırakıp gittiğini; kurnadaki su durmadan hamamında, tası tarağı unutup da oracıkta, dalından koparıp da zeytini, basınca yağını kaba, hiç alamadan usulca... Nasıl da bırakıp gittiklerini ibret olsun diye bana, işte öyle anlattı İssos.
Sesi denizlerin sesiydi, sessizliği Amanos’tan devşirilmiş. Acısı yürek yangını, hikmeti ahretlik. Dinledim de ruhumla, anlattı ruhuyla issos. Bağrında açan dikenleri ve medeniyetin kırık kemikleriyle ağlaya ağlaya...
***
Aciklama:
*yazi 2010 yilindaki ilk issos ziyaretim sonrasi kadinnewste yayimlanan yazimdir.
*fotograf dun sabahki ziyaretimdendir.
* issos harabeleri uzun bir gecmise dayanir. Yaklasik 1 km uzunlugunda 1 km geniligindedir. Ilk yapildigi zaman mimarisinde mermer kullanilmistir. Bu, bilindigi gibi ustun bir zenginlik isaretidir. Dogu roma imparatorlugunun klasik mimarisine sahiptir. Ipek yolu uzerinde olmasi ve şaşali bir yasantiya sahip olmasi hasebiyle surekli fethedilme arzusu ile gozleri uzerine cekmistir. Hemen her 10/15 yilda bir savas yasamis kent yikilip yeniden yapilmistir.. basta malzeme olarak mermer kullanilsa da sık sık savas yasadigi icin daha sonra daha ucuz malzemelerle imar edilmesi tercih edilmistir. Rivayete gore buyuk iskenderin pers kralini yendigi alandir. Fakat henuz bilimsel olarak netlige kavusmamistir.
Issos harabelerinin uzerinde gunumuzde portakal ve zeytin bahceleri bugday tarlalari bulunmaktadir.
Varligi daima bilinmesine ragmen yakin zamana kadar arkeolojik kazilar yapilmamistir. Uyanik bir hirsiz ailenin portakal bahceleri uzerindeki bir evi kiralayip ordan tunel kazarak kral hamamina ulasmasi ve icindeki tarihi eserleri kacirmasinin ve bunun ardindan trilyoner olmasi sonucu gerekli ilgiyi ancak gorebilmis, bu mesum olayin ardindan 2006 yilindan itibaren kazilar baslamistir.
Oncelikle hamam cevresinde baslayan kazilar iki yildir antik kentin kral yolu cevresine de yapilmaktadir.
Harabenin sadece uzerinde yururken yukaridaki gibi sayisiz antik malzemeye basabilir elinize alabilir ve cebinize atabilirsiniz..
2010 yilindaki gezimizde keci cobanligi yapan bir hanim, sohbetimizde, kendisinin yekpare olarak buldugu canak ve comlekleri nasil sattigini anlatmisti mesela.. tum kentin uzerinde hala devam eden ciftcilik ve hayvancilik faaliyetlerinde pek cok yekpare esyanin kirildigini tahmin etmek zor degildir. Bununla birlikte hazine avcilarinin nelere ulastigini neleri kacirdigini tam olarak hic bir zaman bilemeyecegiz.
Projeyi yoneten arkeolog omer beyden ogrendigime gore sadece dogu roma degil abbasi ve osmanli izleri de tasimaktadir. Pek cok abbasi sikkesi bulunmustur.
Roma donemine ait buluntulara bakilirsa hanimlar guzelligine cok duskundur. Parfum siseleri ve cam bilezikler bulunmustur. Bazi mezarlarda takilariyla gomulen insan kemiklerine rastlanmistir.
Su an arazinin cok azi acilmistir. Buyuk bir kismi halkin tapulu malidir. Tapinak da sahsi mulkun altinda bulunmaktadir mesela. Su an devlet arazisi sinirlari icinde olan ve odeon olma ihtimali yuksek olan kalintida calismalar devam etmektedir.
Catalhoyuk gezimizde de ogrendigime gore bir arkeolojik kazi ancak yaz aylari yani yilin 2 veya 3 ayi boyunca yapilabilmektedir. Omer beyin ongordugune gore issostaki calismalar rutin halde devam etmesi halinde bile tum kentin (issos) calismasinin bitirilebilmesi icin ortalama 100 yil gerekmektedir.
Bundan bes yil once orada gezerken aglayacaktim. Dun omer beyle konusurken ise elini opmek istedim.
Gec kalinmis bile olsa issosun arastirilmaya baslanmasi benim icin cok sevindirici bir gelisme. Emegi gecenlerden allah razi olsun..
3 Ağustos 2015 Pazartesi
Hayaller hayatlar
Bu metruk evin iki uc arsa otesinde cok guzel bir arazi var.. yaklasik 10 donum kadar.. bir basi dereye bakiyor.. o taraftan karsisina ev yapmak mumkun degil.. diger taraf tatli bir egimle asagi iniyor ve karsisinda erzin gorunuyor..
Uzun cok uzun zamandir bir yatir ve bir turbe gibi ziyaret ederim bu araziyi.. gidip dua ederim bir gun bize nasip olsun diye.. icine ev yapayim, cevresine meyve agaclari dikeyim, hayvanlarim olsun besleyeyim, salincaklar kurayim cocuklarima, govdesi kavi olan agaclarin golgesini miras birakayim evlatlarim icin isterim. Her mevsim baska bir agacin kokusunu ceksin iclerine misafirlerim, cicekler olsun rengarenk, yol kenarlarinda.. bu cografyanin malzemesinden doseyeyim evin taslarini, ahsabini; agac gibi cimen gibi dag gibi tas gibi toprakla uyumlu olsun evim dilerim...
Gel gor ki arazi satilmaz, satisa cikarilsa da kayinvalidemle kayinpederim bunu bize haber vermez. Cunku orada bir ev yapilmasini, o evde de hele kendi cocuklarinin torunlarinin yasamasini hic istemez..
Onlarin bize bu evi cok gormelerinin bir sebebi var elbette. Ve o sebebin de bu metruk evle ciddi bir ilgisi var..
Bundan yillar once koyun son evi olan, bu evden sonra ormana yol alinan o metruk evde yazlari yasayan bir kari-koca varmis. O vakitler amanoslarda eskiya yol keser harac alir, kimini esir eder kiminin canina kiyarmis. Iste eskiya bir gece dagdan inmis.. koyun bu son evine girmis, hem bu kari-kocayi hem komsularini öldürmüs, kadinin o gun tazecik pisirdigi somun ekmeklerini, aksam yemeklerini ve sofrada ne varsa geri kalan hepsini alip daga cikmis..
Iste 3 koylunun yitip gittigi bu ev, eskiya korkusunu temsil eder kayinvalidemle kayinpederimde.. bizim bu evden bir kac arsa sonrasina kalan arazimize hic itibar etmezler bu yuzden..
Gecen yillarda "anne o isler geride kaldi artik, bak teror yok yaylalarda, herkes cikiyor istedigi gibi, bi sey olmaz bundan sonra da" diyordum kayinvalideme..
Ama bu yil orada bir evim de olsaydi kalmaya cesaret edemezdim herhalde.. hele ki cocuklarimla asla geceleyemezdim..
Bugun koyun hemen asagisinda soku yolu adi verilen, bahcelere giden patikada bir koylunun silahli bir eskiya tarafindan cevrildigini aksam isittigimde korkmakta ne kadar hakli oldugumu dusunup uzuldum..
Burasi hatay erzin.. ve burda bile, aksam ustu hadi soyle koy disina dogru bi yuruyelim diyemiyorum. Bizi bahcelere birakin biz piknik yapalim siz de isinizi yapip gelin diyemiyorum evin erkeklerine, kadin basimiza bi sey gelirse diye..
Burdan elaziga gidecektik.. galiba yalan oldu. Bir kac gunde bu hale nasil gelebildik?
Iki/sekiz/onbes
Sadece zaman
Ciftelerde, sakaryabasinda, zemininden pinarlarin fiskirdigi bir havuz var. Derinligi 6.5 metre, capi 8 metre civari. Yuzmek icin tahsis edilmis. Tatli su. Su yutsan olacak tek sey susuzlugun gitmesi olur.
Havuzun kenarinda da suya atlamak icin tramplen var. Mehlika tramplenin ilk katina cikti, ben kenardan onu izliyorum. Su ile atlayacagi yerin arasi olsun 2 metre.. mehlika ise suya atlamaya cekiniyor, atlamak isteyip son anda duruyor, korkuyorum deyip-dur'uyor.
Ben bulundugum yerden, kizim korkacak ne var diyorum. Atla iste.
Derken sicagin altinda onlari beklemektense ben de suya gireyim dedim. Hazirlanip geldim. Su nefis.. zemin harika.. buz gibi..
E hadi dedim ben de atlayayim. Tramplenin ilk katina cikip tahtanin ucuna geldim. Aman allahim ne iki metresi asagida bir ucurum var.. zaten yukseklik korkusuyla malulum, asagi baktikca icim bi hos oluyor.
Yandan bakan biri icin benim atlayamayisim o kadar komik ki.. su hemen surasi.. ve ben degil akrobatik hareketlerle suya atlamayi; baliklama atlamayi bile dusunemiyorum.
Biliyorum suya girdikten sonrasi kolay.. biliyorum allahin izniyle cikacagim, yuzme ile ilgili korkularim yok..
Ama gel gor ki kendimi havuza degil bosluga birakacak gibi hissediyorum. Berrak su zeminin katman katman inisini, en dipte kaynayan pinari gosterecek kadar seffaf.. ah derinligi bu kadar farketmeseydim. Ah ki sadece suyun yuzeyini gorebilseydim.
Biliyorum tek bir adim atsam ve baska bir sey yapmasam yuzecegim.. tek bir adim.. ama bacaklarim titriyor.. yuregime anlamsiz bir korku yerlesiyor.. bunu asmaliyim diyorum kendime.. yuksekte degilsin korkma diyorum.. zemine bakma.. suyun sesini dinle ve birak kendini...
Cok zor oluyor kendimi ikna etmeye calismak, zaman uzuyor, gozlerimi kapiyorum..
Bir floşş sesi... ve serin suyun icindeyim..
29/yedi/onbes
Aydinlanma
Bugun elimde kitap, okumaya calisip okuyamazken ve okuyamadigimi cevirdigim onca sayfadan sonra farketmisken ne yapiyorum ben diye sordum kemdime.
Onca satirdan animsadigim, sanirim sık sık gectigi icin hatirlayabildigim uc kelime vardi sadece; çar, prens ve nedime.. ne olay, ne tasvir ne de cozumleme, biri bile aklimda degil.. o halde ne yapiyorum ben?
Kaciyorum! Tabi ya.. ofkeden titremek uzere elimde tuttugum kitaba bakilirsa sayfalarin arasina kaciyorum.. satirlara saklanip ustumu kelimelerle ortuyorum. O kitap kapagi beni gerceklikten koparan ya da yasadigim durumla bas etmemi saglayan bir kapiya donusuyor ve bana yalnizligin ozgur sokaklarini bahşediyor.
Bu farkedis beni, sayfa kivrimlarina saklandigim diger hatiralarin golgesine goturdu.. hangi odada hangi kitaba kapatmistim kendimi, hangisiyle basima bazi duygularin kirip geciren dolusu icin siper yapmistim, kac asit yagmurundan korunmaya calismistim? Hepsini olmasa da pek cogunu hatirladim..
Okumak, okumak, okumak.. su dunyanin kalabalik yalnizligindan, yalnizligimin şölenine tasiyordu.. saatlerce okumak ve arinmak.. geriye yunmus yikanmis olarak yumusacik cikivermek sonrasinda..
Kutuphaneler, kitapcilar ve kitaplar hepsi benim icin sınır kapilariymis.. yeni ulkelerin girizgahlari. Sonra ver elini kopuş gereksiz yuklerden..
Benim icin okumak bir kacissa yazmak ne oyleyse?
Uc/sekiz/onbes