5 Ocak 2015 Pazartesi

Seytanla Yolculuk


sanırım geçtiğimiz mayıs ayında olmuştu. güzel bir mayıstı zannediyorum -bazı vakitler, mevsimler, içinde olan bir şeyin, birinin varlığından dolayı bazen, bazen başka hiç bir neden yokken güzeldirler-, muhtemelen güller başlarını uzatmışlardı dalların içindeki kara mahzenlerden, erguvanlar pembeliklerini düşürmüşlerdi denize, muhtemelen en çorak yerler bile gülümsemişlerdi tüm içtenlikleriyle, hiç hatırlamıyorum. vurulmuştum. vurulduğum andan başka bir imge hatırlayamıyorum. aylar konusunda yanılabilirim, mevsimler bahsinde bile hatta. kimbilir belki de karlı bir mevsimde tam da aralık ayında bi'aralık vurulmuşumdur onu da ayırsayamıyorum. hatırladığım şey zamanlardan ikindiydi gözlerimi kapadığımda. son gördüğüm yüzün üzerine ikindi güneşi vuruyordu unutamıyorum. ayrılık gibi, acı gibi, son bir veda gibi, ölüm gibi vuruyordu ikindi güneşi gözlerimi kapattığım simaya.

bu ilk vuruluşum değildi, galiba son da olmayacak. daha evvel de pek çok katille pek çok  kez vurulmuş, pek çok bedenle ölmüştüm. bu defa ölmeyebilirdim aslında, eğer istemeseydim ölmeyi. ama ben seçtim, öncekileri de seçtiğim gibi. aslında itiraf etmeliyim. bu, tek başıma benim tercihim de değildi. vurulmuş ve kan kaybetmeye başlamıştım. katilim beni orada öylece bırakıp gitmişti.

her ölümüm, uğruna can vermek istediklerim tarafından gerçekleştirildi. bu yüzden adil buluyorum kaderimi.

sanırım geçtiğimiz yaz başıydı vurulduğumda veya ilk baharın son demleri, üşüyordum, ölen her kişinin üşüdüğü gibi. kolay olmadı ölmek. yavaş yavaş öldüm bu sefer nedense. bir mezara gömüldüğümde -ki bunu bir çukura atıldığımda diye düzeltmek doğru olur- bir kitabe yazılmadı bana dair. bir destan veya lirik bir şiir değil, beni imleyecek iki satır düşmedi mermere. kimsesizler mezarlığına gömüldüm her zamanki gibi. mezarlığa gömüldüğümde henüz son nefesimi vermemiştim. bir süre daha böylece ölmeye devam ettim.

doğduğumda üzerime yapışan bir lanete göre, her katledildiğimde yeniden dirilecektim. bu silinemez uğursuz bir yazgı. insanların bir katile dönüşmesini görmek ve binlercesini yeniden seyretmek için tekrar dünyaya gelmekten yoruldum - esasında eskiden böyle düşünüyordum. şimdi kaderimle ve rollerini oynayan oyuncularla barıştım.- katillerim de benimle birlikte öldüler. yazgımın bir kısmı onlara da bulaştı. ben öldükçe çoğaldım. onların sonu ne oldu bilmiyorum. bu acımasız bir oyundu. yaşattıkça yaşıyor, öldürdükçe ölüyorlardı. bense amansız bir çoğalış ile büyüyordum. bedenim kabından çıkıyor, dağ oluyor, ova oluyor, ırmak oluyor, yağmur damlası oluyordu. yetmiyor, bir çocukta göze, bir gençte dudağa, yaşlı bir bedende duaya açılmış ele, kadın saçında bir tele dönüyor; kelimelere, sese, dokunuşa, söze, hisse dönüşüyor, yer yüzünü ve insanlığı kaplıyordu. ölmekten değil dirilmekten nefret ediyordum. katillerime, ölümümden değil, yeniden ve fazlasıyla dirilmemden dolayı kızgındım.

geçen baharda vurulup bir çukurun içine yuvarlandıktan sonra. üstüme atılan topraklar, hala sıcak olan bedenime düşüp tutuşuyordu. ben yavaş yavaş ölüyordum. ölürken bazen uyuyor bazen uyanıyordum. gerçekle düşün, hayalle hakikatin arasında yuvarlanıyordum. ölürken ben, bir yandan diriliyordum, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar şiddetli  acılar içinde.

yavaş yavaş ölürken ben ve usul usul dirilirken, şeytan damarlarımda gezdi kimi zaman, karşı konulmaz bir doru atla tozu dumana savurarak. o toz duman, o heybet, heyecan ve akış esnasında ona karşı durmak imkansızdı. fakat şeytanın biniciliğinde çıkacağım yolculukların acısını bin defa tatmıştı damarlarım. atını mahmuzlamış bu kara süvarinin bedenimde dolaşmasını izledim. kanatlandırdığı tüm duyguların yakışıyla yanarak; "geçecek" dedim. "az sonra..." "eğer onun terkesine atlamazsam bu anın yakışından ibaret kalacağım." ve şeytan tutku, aşk, öfke, ihtiras, özlem, korku adlı kısrakların üzerinde her defasında başka bir katilimin simasıyla boy verdiğinde kalbimin ufuklarında; ateşten bir heykele dönerek onu izledim.

görüyordu yandığımı. hiç beklemediğim bir anda bu defa yanmaktan kaçacağımı varsayarak belki de, siyah kirli sakalları, emredici ve mağrur bakışları, yenilmek bilmez yüzüyle, tam da kendisi olarak bu defa, çıkıyordu karşıma. her defasında beni tutuşturmayı başarıyordu. bense bu oyuna razı oluyordum. onu ne kovuyor ne çağırıyor ama her defasında tekrarlanan bir düşü izler gibi seyrediyordum yaptıklarını.

en sonunda şeytanın karşısında biraz daha güçleniyor fakat yeni oyunlarına karşı yine ve yine hazırlıksız yakalanıyordum.

dışarıda yağmur yağıyordu. ince ince. sicim sicim. ben büyüyordum. ölmenin yaşamaktan çok daha kolay olduğunu anlıyordum.  meyveler patlıyordu kara ve zayıf dallarda, dışarıda. içeride ben dört başlı ağaç gibi aynı anda soluyor aynı anda yeşeriyordum. gün kızıllığı geceyi sonlandırıyordu. ben bütün zamanları tek bir an'da yaşıyordum. ve şeytan, esir etmek veya edilmek üzere çıktığı seferini durmaksızın sürdürüyordu üzerime. hissediyordum gönüllüydü köleliğe. ya o, benim olmalıydı ya ben onun. görmüştüm gözlerinde dünyanın yazgısını; hayat ikiliği kaldırmıyordu. ve ben büyüyordum. her bir büyümek için bir ben ölürken şeytanla aramızdaki rekabet devam ediyordu.

tam olarak doğamaz ve tam olarak ölemezken, arafta salıp dururken anladım ki benim hayatım bundan ibaret. hiç bir memlekete kayıt tutmazlığımın, sayısız kere değişen isimlerimin, lezzet ile kederi aynı anda teneffüs edişlerimin sebebi bu; yaşam benim için başlı başına araf. son dediğim şey hep bir başa gebe. başlamalarımın ertesinde, nerede karşılaşacağımı bilmediğim bir son beni daima beklemekte.

bu defa yavaş yavaş oldu ölümüm demiştim. usul usul, incite incite.. bir defada ve hızlıca değil ama zalimce. bu da benim tercihimdi neden bilmiyorum. ölmek istemediğimden mi, acı çekmek istediğimden mi? yavaş yavaş ölüyor gizli gizli büyüyordum. dışarıda anlar anları kovalıyordu. denizin üstünde binlerce kuş kanat çırpıyordu. zamana karşı kayıtsız salınıyordum.. kabuslardan geçiyor, binlerce anının mahkemesinde yargılanıyordum. sanık, savcı, hakim ve avukat hep ben. donmuş anların geçit vermeyen imgelerinde tutuklanıyordum.

bekliyordum bu defa, maktul olmamam için geri gelmesini katilimin. bekliyordum, son ikindi görüntüsüne geri dönebilmeyi. bekliyordum, imkansız denilen bir şeyin olmadığını görebilmeyi. ne kadar bekledim bilmiyorum. küçük bukleli kızın saçları ne kadar uzadı, kaç kez döküldü yapraklar, kaç ağaç budandı kesilmiş dallarının sancısını hiç unutmayarak (ne kadar yüksekten el uzatırsa uzatsın gökyüzüne, o kesilmiş dallar hep gövdesine kayıtlı. büyümenin ağaçlar için bile bir bedeli var), kaç kabristan doldu taştı, kaç kadın sokakta ağladı, kaç kez süzüldü yağmur taneleri, kaç kez büyüdü başaklar.. bilmiyorum. bir bayram günüydü hatırlıyorum. kimsesizler mezarında.  şeytan umut denilen atla gezdi kalbimin en ılık yerinde, rahvan. derin derin nefes aldım. toprağın altında kımıldandım. umdum. ölmeye az kala tam da burada ölmekten vazgeçmeyi. ilk kez anları saydım, dakikalara vardım, saatlere ulaştım. geceyi ve gündüzü tanıdım. hala sıcak toprağımın açılacağını hayal ettim. bu son sınavdı şimdi anlıyorum. vermem gereken son imtihan. umut. bayram bittiğinde umudu ve hayali geride bırakarak o isimsizler beldesinde öldüm. zamansız ve erken değildi kabulüm. geç kalınmış bir bitirişti. bir ömrü daha öldüm.

sana ihanet edenlerin uğruna ihanet ettiklerin tarafından tedavi edilmen hayatın sana sunduğu en büyük cezadır. yattığın çukurda ölürken yavaş yavaş, gömdüklerin tarafından yaşatılman kadar büyük ve acınası bir tokat yoktur yeryüzünde. belki de tam da bu tokat için, yaşamaya lanetlenmiştim.

lanet yerini buldu şaşmaz bir doğrulukla, dirildim. ölmekten daha büyük bir acıyla.. karşımda binler defa mahkeme edildiğim insanlar merhametle yürüyordu bana. bu süreçte şeytan yalnız bırakmıyordu beni; sevgili terbiyecim. beni ateşlerden ateşlere atıyor, humma nöbetleriyle sarsıyordu. o ateşli nöbetlerden birinde kekeme kaldı dilim. başka birinde zayıfladı gözlerim, kulağım da az işitiyor.

bu bir oyundu. o kendi taşını sürdü ben de kendiminkini. dilimden anlayanları buldum. görmek istemediklerimden yüzümü çevirdim, az sayıda kişiyi işittim.

yaşlı ve genç, eski ve yeni, bayat ve taze, yorgun ve çevik, güçlü ve zayıfım artık... bir ikindi günü yine ölerek sonsuza kayıtlandım. defalarca çoğalacak sayısız kez eksileceğim.

bu, benim kaderim...

***
Ruzname'den..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder