5 Ocak 2015 Pazartesi

Intizar


kimsesiz ve hudutsuz  bozkırın ortasında bir tren garı. tren garında bir kadın. elinde kırmızı bir tahta bavul.

bozkır; sarı sıcak, kara soğuğun ortasında küçülen ve genişleyen. gölgesi olmayan ve dahi bulutu, suyu derinlerde, suyu çekilmiş. bozkır; rüzgarın tozu toza eklediği, tavanına yıldızları çakılı. dolunay zamanı koca bir ayna. bozkır; hatıraların, nefesin, yaşamın olmadığı.

tren garı; raysız, yalnız. rayları hiç sökülmedi halbuki. çünkü hiç ray döşenmedi buraya. bu bozkıra ve bu gara daha önce kimse gelmedi. hiç bir zaman bir istasyona dönüşmedi. bekleyeni olmadı, beklenileni. uğurlayanı ve karşılayanı, güleni ve ağlayanı, koşanı ve duranı, yetişmeye çalışanı, zamanı ıskalayanı. hiç bir şeyi olmadı. tren garı; vakti, durmuş bir saate kurulu, bir kapalı bekleme salonu içeride ve dışarıda ahşap payandaların üzerinde geniş bir saçak, saçağın altında bir bank. varlığın, yokluk karşısında anlamsızlaştığı bir yer burası. gar; bozkırın yalnızlığında yorgun ve atmayan bir kalp.

kadın. haki renkli mantonun içinde narin. koyu küllü sarı saçları dalgalanarak dökülüyor sırtından. başına bir bere ve yünlü bir eldiven giymiş ellerine. çizmeler dizlerine kadar. dalgalı saçlarıyla kadın; huzursuz. burası neresi bilemiyor. ne zamandır burada onu da ve nasıl geldi bu istasyona. hiç bir anı yok buraya dair. hiç bir sebebi de yok üstelik ziyaretinin. günleri, haftaları, ayları sayamamış. ayırdında da olmamış sanki. üşümüyor, sıcak da gelmiyor. teni hissetmeyi unutmuş, belleğinin anımsamayı unuttuğu gibi.

sarı saçlı kadın, sıkıntısının sebebini bilmiyor. tanımaya çalışıyor hissettiği duygunun adını. hiç bir şey hatırlayamayışından mı, huzursuzluktan başka hiç bir duyguyu yaşamamasından mı, yoksa beklemekten mi kaynaklanıyor bu huzursuzluk? şu an korkmalı, çaresiz hissetmeli, kim olduğunu sorgulamalı değil miydi? "nerden geliyorum ve kimim ben, neden burda bekliyorum?" doğru sorular olurdu. soru sormuyor kadın. hiç bir şey merak etmiyor.

rayları döşenmemiş ve hiç bir zaman gerçekten istasyon olamamış bir tren istasyonunda neyi beklediğini bilmeden bekliyor. gitmeyi mi bekliyor, birini karşılamayı mı? kaçmayı mı bekliyor, kucaklamayı mı; geride bırakmayı mı, çoğalmayı mı; onu başka yere götürecek bir şey mi beklediği, yoksa onu kendine getirecek bir şey mi? bir şeyi mi bekliyor birini mi yoksa? kadını var edecek bir şeyi mi, var kılacağı birini mi; yok olacağı mı, yok edeceği mi, beklediği? nesne mi, özne mi, yüklem mi yoksa? edilgen mi, etken mi, eylemin ta kendisi mi?

bilmiyor. sadece bekliyor kadın,  elindeki bavulda ne olduğunu merak etmeden. bozkırın adını, bulutsuz gökyüzünü, açlığı ve ısıyı neden farketmediğini, takvimi nasıl karıştırdığını, kendi adını, kuşların ve yeşilin yokluğunu, yıldızların çokluğunu, istasyonun neden yalnız olduğunu, buraya kimin gelebileceğini, kendinin nasıl geldiğini ve daha pek çok şeyi bilmiyor.

gardaki saate bakıyor bazen. durmuş saatle gözgöze geliyor. zaman ilerlemiyor. saniyeler geçmiyor. içindeki huzursuzluk bozkır kadar genişliyor. bozkır genişleyip kalbini sıkıştırıyor. bulutların geçmediği bir toprak parçası bu. gökyüzünde kuşlar uçmuyor. sadece bir rüzgar sık sık esiyor; ısıtmayan, üşütmeyen, mevsimden haber vermeyen bir rüzgar saçlarını dalgalandırıyor.

bazen garın sağına, bazen soluna, bazen önüne, bazen arkasına yürüyor. gelmesi muhtemel olan, gelmesi imkansız olan, geleceği ve gelmeyeceği müsavi olan şeyin, nerden gelebileceğini veya nerden gelmeyeceğini tahmin etmeye çalışıyor. yönler de ihtimaller de birbirinin aynısı oluyor. hükümsüz ve mesnetsiz. yoruluyor.

garda dolaşıp dolaşıp yine saçağın altına geliyor. bir aralık eldivenleri çıkarıyor ellerinden, bereyi çekiyor başından, mantosunun düğmelerini tek tek çözüp soyuyor en sonunda. merak ediyor ilk kez üşüyüp üşümeyeceğini. rüzgar şiddetini arttırıyor. saçları ve elbisesinin eteği havalanıyor. fakat kadın üşümüyor. rüzgarı hissetmiyor. sanki havasız bir ortamda nefes alamıyor gibi geliyor. tek banka oturuyor.

duyguların ayrı ayrı katmanları olduğunu farkediyor. huzursuzluğun bir çeşidinden diğerine geçiyor. karın boşluğunda milyonlarca kelebek kanat çırpıyor. bacaklarının uyuştuğunu, ellerinin karıncalandığını, kollarının tutmadığını hissediyor. duyguları uyanıyor yavaş yavaş o anlayamadan henüz. ilk uyanan duygusu korku, kan olup damlıyor damarlarına. ilk kez korkuyor. bu kimsesiz coğrafyada unutulup gitmekten değil, hiç bir şeyi bilmemek ve hatırlayamayacak olmaktan korkuyor artık. bilmediğini biliyor ilk kez. hatırlayamadığını hatırlıyor.

"burası neresi? nasıl geldim?  neden burdayım? ne zamandır? ne zamana kadar bu hal üzere kalacağım?"

kısılıp kaldığı bu geniş araziyi bir hapishane gibi görüyor. ama bilincindeki parmaklıklar daha kavi bir zindan onun için. kendine ulaşamıyor.

ağlıyor önce yavaş yavaş, sonra katıla katıla. rimelleri akıyor yanaklarına. sesini kimsenin duymayacağından emin, bağıra bağıra ağlıyor bu defa. bu defa kızmak istiyor bir şeylere. ama kime? kendine, kadere, onu buraya getiren her kimseye? faili mechul bir tekedilişin ortasında, kalakalıveriyor oracıkta. elinde adressiz isyanlarla.

huzursuzluk korkuyu, öfkeyi, isyanı doğuruyor. huzursuzluk karnını delip geçiyor. gözlerinin rimelleri mütemadiyen akıyor. göz kapakları kapanıyor yavaş yavaş. banka uzanıp uyuyor, rüyasız bir uykuyla. takvim tutmaz bir zamanın içinde tamamen zamansız bir uykuyla uyuyor. kısa mı sürüyor uykusu, uzuyor mu? derinleşiyor mu sığlaşıyor mu? yelkovan ve akrebin gözü bağlı bu uykuda. kronometre çalışmıyor. güneş ve ay hangi tabiatın kanununa göre işliyor? kadın uyuyor. bir boşluktan diğerine düşüyor. kadın uyuyor, hayatı boyunca çalışmış insanların yorgunluğuyla. hiç uyanmayacak gibi uyuyor.

gözlerini açmıyor uyandığında. uyandığından emin olamıyor. sanki bedenini ayrı hissediyor, bilincini ayrı. sanki iki parçaya ayrılı. vücudu bir yerde yatıyor, zihni başka yerde düşünüyor. birbirlerinden haberdarlar fakat diğerine hükümleri geçmiyor. en azından beynin bedene. iki ayrı varlık olmuşken kadın, gözleri kapalı yatıyor. bir tarafta katışıksız düşünce, diğerinde topyekün madde. bir ara kolunu, bacağını, elini, yüzünü ve parmaklarını, göz çukurlarını dahası, kısaca hiç bir azasını hissetmiyor. sanki zihninden ibaret kalıyor. boşlukta sallanan bir sarkaç gibi olan zihninden. sarkacın ucuna oturup sallanıyor. sarkaç onu kah yıldızlara çıkarıyor, kah denizlere uçuruyor. uzak bir geçmişe, tanımadığı bir geleceğe gidiyor. bazen hızlanıp bazen yavaşlıyor. usul usul kaybolduğu ana geri geliyor. bedenin içine giriyor. bütünleşiyor.

gözlerini açmak istemiyor. ama bu isimsiz topraklarda kaybolmuşluğuna bir de içinde kaybolmuşluk eklensin istemiyor. içindeki zindandan dışarıdaki hapishaneye gözlerini açıyor. karşısında bir "şey" görüyor. insan formunda bir ayna, üç boyutlu. ayna ona yaklaşıyor. kadın ayağa kalkıyor; başındaki ağrı, göz kapaklarında bir ağırlık, akıp kurumuş rimelleriyle birlikte. başındaki ağrıyı elleriyle ölçüyor. elleri ağrıyı ölçmeye yetmiyor. göz kapaklarındaki ağırlığı tartıyor, ağırlık tartıya gelmiyor. rimellerini ise hepten unutuyor. burnunu kollarıyla siliyor. kendine yaklaşan aynaya doğru yürürken tökezliyor. sırtını doğrultup, boynunu düzeltiyor.

"sen kimsin" diyor kadın aynaya. "ben senim" diyor ayna kadına. "ben burdayım sen orda, nasıl ben olabilirsin" diyor kadın aynaya. "ikilik gözlerinde" diyor ayna kadına. "neden geldin" diyor kadın aynaya. "seni sana getirdim" diyor ayna kadına. kadın aynaya bakıyor. kendini görüyor. başına sardığı ağrıyı, akan rimellerini, dizlerine inen elbisesini, kırılmış kalbini, şahdamarından sızan kanı görüyor. kan boynundan aşağı akıyor akıyor, çizmelerine dolup taşıyor.

"anlat" diyor kadın aynaya. "anlat, ben ölüyor muyum? öldüm mü yoksa; burası neresi; neden buradayım, bu çıldırtan boşlukta? neyi bekliyorum bu istasyonda? nasıl gideceğim hatırlamadığım varlığıma?"

"dinle" diyor ayna kadına. "dinle, ölüyorsun evet. kendi kendini kapattığın bu boşlukta. sen geldin buraya kimse seni getirmedi kimseyi suçlama. suçlama kimseyi ve kendini. gidecek başka yerin yoktu saklandın buraya. burası araftır, varlığın ve yokluğun ortası. burası araftır, cennet ile cehennemin arası. araftır burası, başın sonu, sonun başı. dinle. gerçek değil, bir yanılgıdır. ama gerçek hissedersin duygularını. uykudasın uyanmalısın. aksi taktirde uykunun içinde ölümü tadacaksın. dinle. bu uçsuz bucaksız gökyüzünü sen çizdin, bu kuru bozkırı da öyle. bir istasyon yaptın ama ray döşemedin. kimsenin gelemeyeceği bu yerde gizledin varlığını. unutulmak istedin, herkes tarafından, ve en önce sen unuttun kendini, kimliğini, yaralarını, sızan kanını boynundan. uyan artık uykundan."

"nasıl?" diyor kadın aynaya.

"bu, kırık kalbin, kanınla sıva. bu, hatıraların, kucakla. bunlar isyanın, aczini fakrini hatırla. bu, suskunluğun, dua et her şeyin hayrına. sözlerini al, küskünlüğü kaldır aralarından. bu, umudun, başka şeyler um. bu, hayalin, doğru yere uçur. ve aç gözlerini artık kapatma. seni daima seven birinin varlığını hatırla. her an yanında olan. seni hiç bir zaman bırakmayan. asla ondan kaçamayacağın birini. bu sevgin, lütfen artık sevginle kendini incitme. uykunda uyuduğun gibi, uyanınca tekrar uyan."

kadın, aynaya bakıyor. ayna bir kuyudaki yansımaya dönüşüyor. kadın kuyuya eğiliyor. suyun yüzünde kendini görüyor. sesini işitiyor derinliğin, suyun serinliğini. görüntüsü kaybolan yansımanın son akisleri kalıyor boşlukta. "uyanınca tekrar uyan.. uyan... uyan..."

başını kaldırıyor kadın kuyudan. nerede olduğunu anlamaya çalışıyor. gözlerinin kapalı olduğunu anlıyor. seslerini dinliyor dışarının. bir ölüm sessizliği hissediyor. elektronik aletlerin sesini duyuyor sanki. kesif bir ilaç kokusu burnuna çarpıyor. burnunda şiddetli bir acı farkediyor. allahım nasıl da başı ağrıyor. kımıldamak istiyor yapamıyor. gözlerini açmaya çalışıyor. bulanık bir ışık doluyor gözlerine. beyaz önlüklü biri eğiliyor sanki. gözlerini kapıyor yine.

bir ses işitiyor hayal meyal; "doktor hanım! doktor hanım! üç numaralı yataktaki intihar vakası uyandı."

***
Ruzname'den

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder