Sanırım yapamayacağım dedi kadın, elindeki kutuyu masanın üzerine bırakırken. Yazmamı istediğin öyküyü yazamayacağım. Kutunun içini açıp içinde birbirinden bağımsız duran şekilleri masaya dağıttı. Bir yap-bozun parçalarını. Bilirsin bir öyküyü yazmak için öykü olmak gerekir. Bir başkası değildir anlattığın, bir başkası olmak gerekir. Ne kadar kendini açabilirsen veya ne kadar başkasına varabilirsen, o kadar öykü olabilirsin.
Dura dura, susa susa konuştu kadın. Adam sadece dinledi, sözlerinin bitmeyen kelimelerini bekledi, tamamlaması için harfleri seçişini izledi. Hala eksikti, kadın gözlerini eksik parçalara gezdirdi.
Karanlık bir gece verdin bana. Çoğaldım.
Parçalardan siyah olanların bir kısmını yan yana dizdi.
Karanlık, hızla büyür bilirsin. Yuta yuta büyür. Renkleri, insanları, yaşananları kendine dönüştürür. Hükmü silinir tebessüm eden çehre ile, üzerinden gözyaşı süzülen. Siyah da birdir karanlıkta, mavi de. Büyüdüm. Sınırları aştım, zayıf ışık ile karanlığımı çoğalttım. Gölgeyi hükmümde revan kıldım.
Bana yıldızsız bir gökyüzü verdin, kimselere görünmeyen yıldızlarımı fark ettim. Sardım karanlığımla görünmeyen yüzümü. Sustum, suskunluğun karşısında. Sayısız sözcüklerim vardı, söndürdüm kandillerini.
Kadın siyahlara siyah ekledi.
Bir tarih verdin bana. Çocuk olup eğildim tarihin sularına. Karanlıktı, yıldızsızdı gece, parke taşları uzaklığındaydım evime, korkmadım. Babam vardı yanımda. Eğildim, gölgede kaldı gözlerim, ellerim. Ellerim, bir babaya dokununca güçlenen; bedenim, babamın yanında görünmeyen. Çocuklar, neden yeteri kadar görünmez bir büyüğün yanında? Neden çocuklar varken hükmü silinmez büyüklerin?
Bir beyaz lekeyi parçaların arasına gizledi.
Adamlar vardı ellerimde. Yürüyen. Yüzlerini seçemedim. Erkekler dedim. Yaşarken halden hale geçen, kimlikleri belirsizleşen, duygularını okuyamadığım. Buğusu dağılmayan bir ayna gibi yüzleri, silsen de kendini göremediğin, zamanla derinlerine inemediğin erkekler. Hayatına dahil olup ve bir gün çekip giderken, ama her zaman yabancı, varlıkları aydınlandıkça gölgeleri büyüyen, umarsız adımlarıyla aydınlığa gölge düşüren, bilindikçe bilinemeyenler.
Elindeki adamlar hareket etti. Gölgelerin içine kadınlar gizlendi, anneler, sevgililer, eşler, dokunulan, sevilen, nefret eden kadınlar, hepsi adamların gölgesinin içinde birleşti. Kimi kızgın, kimi mutlu, kimi üzgün, kimi umutlu, kimi de korku dolu. Gölgeler ve adamlar masadaki aydınlığın ve karanlığın yanına yerleşti.
Kadın parçalara baktı, adam kadına. Bak dedi sonra kadın adama, tanıyorum bunları, karanlığı ve geceyi, gölgeyi ve içine gizlenenleri, aydınlığın kararttığı yüzleri, kimliğini yitirmiş erkekleri. Hepsi bir arada. Çocuğun belirsiz varlığı da, zamanı temsil eden çeşmeye düşen yaşanmışlıklar da, çığlık çığlık büyüyen, çeşmenin yüzünde iri bir bene dönüşen ayrılıklar da hepsi hüzünden. Fakat şu son parça -ki kendisi ilk gördüğümdür, başlangıcım ve ulaşamadığım sondur-, onu anlayamıyorum. Ona varamıyorum, o olamıyorum. Evet, tek gerçek gölge o. Aydınlığa çıkmasına gerek yok gölgeye dönüşmek için. Bu anlamda o benim. İkiye ayırmadan ruhunu, varlığını teklikte bütünleyenim. Bak baştan sona gölgeyim.
Ama şu elime verdiğin parça, kadın olduğunu kıvrımlarından anladığım, ne kadar kayıtsız farkında mısın? Her şeyi ne kadar hâkim izliyor, uzaktan ama çok uzaktan, ıslanmadan, üşümeden, kızmadan, köpürmeden, korkmadan ve üzülmeden. Bir sokağı izleyen yabancı gibi. Yüzünü saklayıp benden, bedeni zamanın üzerinde görünüp, ne kadar kedersiz izliyor her şeyi.
Ben bu parçanın neresindeyim?
Bir gölgenin sesi duyuldu masanın üzerinde. Sesin içinden hıçkırıklar dağıldı yere.. Sonbahar rüzgârı kavak yapraklarını düşürdü kadının ellerine, kar tanelerinin sesi duyuldu yürüyen gölgenin içinde. Yağmurun, yeni açan hüsnü yusufun, dalında iken çağlanın, örtünen yıldızların, uçuşan tohumların, bilcümle hayvanların, okunmayan kitapların, çevrilen sayfaların, ağlayan çocukların, susan kadınların, yer altı sularının, kırılan fayların, adımlarını karıncaların, bir gömüyü yutarken toprağın, uzaklaşırken adamların, haykırışını bir kadının, hepsinin her birinin sesini duydu adam ve kadın, yürüyen gölgenin adımlarında.
Gölge durdu, sesler durdu, kadın konuştu; anlıyorum şimdi, kavuşturulan kolları, umarsız ve hakim kıvrımların lisanını. Bir anın şahitliği değil bu, yüzyılların yorgunluğu. Öyle bir yorgunluk ki yaşanmayan duygu kalmamış, gözün görmediği, kulağın işitmediği hiçbir şey yaşanmadan bırakılmamış. Anlıyorum dedi kadın; gölge tek başına şahit ve meşhud, kavuşulan ve terkedilen, gelen ve giden, karanlık ve aydınlık.. işte şu son parça tüm parçaları içinde bütünleyen.
Sustu böylece kadın. Gölgeye dokundu. Gölge büyüdü büyüdü kadın oldu ya da kadın küçülüp yap-bozun son parçasına dönüştü. Gölge ve kadın tek parça bütün oldu.
Ayağa kalktı adam, masanın üzerinde duran son parçayı eline aldı. Usulca diğerlerinin yanına koydu. Uzaklaştı tamamlanan yapıdan. Karşısında çektiği bir fotoğraf duruyordu.
*
Gorsel; Maruf Şinik
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder