Persembe gunu onu gezdirecegime dair mehlikaya soz vermistim. Sabah hatirlatti tabi. Hemen hazirlanip bir arkadasina da bize eslik etmesi icin teklif yaptik.
-anne buyaka'ya gideliimm...
-yasemin teyze kidzanya'ya gideliimmm..
-vialand'a gidelim lutfen lufeenn..
Halbuki ben sehir sokaklarinda dolasmak istiyordum onlarla.
Eminonu mu, kadikoy mu? Diye sordum onlara. Yoksa beyazit mi?
Pek de memnun olmaksizin eminonunde karar kildik en sonunda.
Once sikeci garina gittik. Size pek bir sey anlatamayacagim ama bildigim kadariyla rehberlik edebilirim dedim.
Sirkeci garinda gezdik. Sirkecideki tarihi binalara ugradik. Buyuk postaneyi ziyaret ettik. Mini rehberlik yaptim. Dinlemekten yorulmayacaklari sekilde.
1. Abdulhamitin mezarina ugradik. Kadem-i serifi gorduk. Dua ettik selam yolladik.
Hic bir sey bilmiyorum dedin ama her seyi biliyorsun dediler. Gulumsedim.
Misir carsisini gezdik. Sabun kokularina konduk. Baharat rayihasiyla mest olduk. Turistik esyalara takildik. Fiyat sorduk esnafla konustuk.
Kurukahveci mehmet efendinin selamini aldik. Sokagina daldik tahtakaleye ugradik. Bir suru oyuncakla sasirdik. Sonra aciktik.
Mercan yokusunun basindaydik. Basimizi kaldirdik. Suleymaniyeyi gorduk.
Hadi dedim madem aciktik e suleymaniye de surasi size bir kuru fasulye yedireyim.
Yokusu tirmandik. Yorulduk dediler. Off dediler. Oldum bittim geberdim dediler. Aciz aaacc dediler. Suleymaniyeye ulastik.
Kuru, pilav, tursu, yogurt istedik. Ilk kasikta bayildik dediler. Yorulduk ama degdi dediler. Karnimizi doyurduk. Elhamdulillah..
Caminin bahcesine girdik. Burda bir padisah var dedim. Kim dediler. Kanuni ile hurremin elinden optuler. Zahid kotkuya dua ettiler. Hafize ozalla tanistilar. Bahcevandan bir fatiha karsiligi sumbul aldilar.
Caminin icine girdiler minik iki serce gibi sektiler.
Buraya yakin bir botanik bahcesi var dedim. Gidelim mi? Biri olur dedi digeri olmaz. Oy cokluguyla botanik bahcesine girdik.
Ikisi de hemen cikmak istediler. Burada bir sey yok dediler. Kis olmus tabi. Mevsim donmus. Bahce sonmus.
Su manzaraya karsi iki dakika oturmaliyim dedim icimden.
Onlara da dedim ki. Hadi bakalim size doga kasifligi oyunu teklif ediyorum. Ben burda bes dakika oturacagim. Siz de bitkileri inceleyin bana rapor verin. Sonra da gideriz.
Kostular kalem kagit aldilar. Bitkilere uctular. Latince isimleri okuyamayinca turk bitkilerle ilgilendiler. Biraz fasist oldular.
Hadi gidelim dedim. Olmaz dediler. Dugun cicegi diye bagirdilar, aaa eliiiff trabzon hurmasi dedi biri, mehlikaaa kelebek calisi dedi oteki.
Su ana dek 58 turk cicegi ismini kaydettiler. Sinek kapanlara, aleoveralara, nergislere, uzun muz agaclarina, havuzun icinde yetisenlere, sudan cikip boy verenlere, suyun icinde gizlenip olmeyenlere bayildilar.
Hadi gitsek mi diyorum hala. Hala hayiiirr daha yeteri kadar gezmedik diyorlar.
Istanbul guzel sehir. Sevdiriyor kendini.
22 Ocak 2015 Perşembe
Minik kasifler.
12 Ocak 2015 Pazartesi
Hamde dair..
2005 yilinda on yil sonra tez savunmani yapip hocalarinla kutlama yemegine cikacaksin deseler asla inanmazdim. Lisansa donup okuyacagimi bile hayal edemezdim.
Ve yil 2015.. bugun yuksek lisans savunmami geride biraktim. Muhtesem hocalarin karsisindaydim. Cok sukur. Bin sukur..
10 Ocak 2015 Cumartesi
Herkes isine
Dunyayi degistirecek o kisi ben degilim.
Dunyayi degistirecek o kisi kimse degil.
Biz isimize bakalim.
Mevsimlerin sahibi var. Biz kendi iklimimize sahip cikalim.
Baharin zamani var biz topragimiza tohum atalim.
Topragin da, gunesin de, suyun da, kiraginin ve bocegin, olgunlastiracak saba yelinin hep bir nâzımı var.
Kiraz bahcesinden mahsul cikaracak ben degilim. Kirazin da bir sânii var.
Fiili, hali ve kali duadan baska bir sermayem yok. Bereket allahtan, biz siftah yapalim.
Fotograf
Sanırım yapamayacağım dedi kadın, elindeki kutuyu masanın üzerine bırakırken. Yazmamı istediğin öyküyü yazamayacağım. Kutunun içini açıp içinde birbirinden bağımsız duran şekilleri masaya dağıttı. Bir yap-bozun parçalarını. Bilirsin bir öyküyü yazmak için öykü olmak gerekir. Bir başkası değildir anlattığın, bir başkası olmak gerekir. Ne kadar kendini açabilirsen veya ne kadar başkasına varabilirsen, o kadar öykü olabilirsin.
Dura dura, susa susa konuştu kadın. Adam sadece dinledi, sözlerinin bitmeyen kelimelerini bekledi, tamamlaması için harfleri seçişini izledi. Hala eksikti, kadın gözlerini eksik parçalara gezdirdi.
Karanlık bir gece verdin bana. Çoğaldım.
Parçalardan siyah olanların bir kısmını yan yana dizdi.
Karanlık, hızla büyür bilirsin. Yuta yuta büyür. Renkleri, insanları, yaşananları kendine dönüştürür. Hükmü silinir tebessüm eden çehre ile, üzerinden gözyaşı süzülen. Siyah da birdir karanlıkta, mavi de. Büyüdüm. Sınırları aştım, zayıf ışık ile karanlığımı çoğalttım. Gölgeyi hükmümde revan kıldım.
Bana yıldızsız bir gökyüzü verdin, kimselere görünmeyen yıldızlarımı fark ettim. Sardım karanlığımla görünmeyen yüzümü. Sustum, suskunluğun karşısında. Sayısız sözcüklerim vardı, söndürdüm kandillerini.
Kadın siyahlara siyah ekledi.
Bir tarih verdin bana. Çocuk olup eğildim tarihin sularına. Karanlıktı, yıldızsızdı gece, parke taşları uzaklığındaydım evime, korkmadım. Babam vardı yanımda. Eğildim, gölgede kaldı gözlerim, ellerim. Ellerim, bir babaya dokununca güçlenen; bedenim, babamın yanında görünmeyen. Çocuklar, neden yeteri kadar görünmez bir büyüğün yanında? Neden çocuklar varken hükmü silinmez büyüklerin?
Bir beyaz lekeyi parçaların arasına gizledi.
Adamlar vardı ellerimde. Yürüyen. Yüzlerini seçemedim. Erkekler dedim. Yaşarken halden hale geçen, kimlikleri belirsizleşen, duygularını okuyamadığım. Buğusu dağılmayan bir ayna gibi yüzleri, silsen de kendini göremediğin, zamanla derinlerine inemediğin erkekler. Hayatına dahil olup ve bir gün çekip giderken, ama her zaman yabancı, varlıkları aydınlandıkça gölgeleri büyüyen, umarsız adımlarıyla aydınlığa gölge düşüren, bilindikçe bilinemeyenler.
Elindeki adamlar hareket etti. Gölgelerin içine kadınlar gizlendi, anneler, sevgililer, eşler, dokunulan, sevilen, nefret eden kadınlar, hepsi adamların gölgesinin içinde birleşti. Kimi kızgın, kimi mutlu, kimi üzgün, kimi umutlu, kimi de korku dolu. Gölgeler ve adamlar masadaki aydınlığın ve karanlığın yanına yerleşti.
Kadın parçalara baktı, adam kadına. Bak dedi sonra kadın adama, tanıyorum bunları, karanlığı ve geceyi, gölgeyi ve içine gizlenenleri, aydınlığın kararttığı yüzleri, kimliğini yitirmiş erkekleri. Hepsi bir arada. Çocuğun belirsiz varlığı da, zamanı temsil eden çeşmeye düşen yaşanmışlıklar da, çığlık çığlık büyüyen, çeşmenin yüzünde iri bir bene dönüşen ayrılıklar da hepsi hüzünden. Fakat şu son parça -ki kendisi ilk gördüğümdür, başlangıcım ve ulaşamadığım sondur-, onu anlayamıyorum. Ona varamıyorum, o olamıyorum. Evet, tek gerçek gölge o. Aydınlığa çıkmasına gerek yok gölgeye dönüşmek için. Bu anlamda o benim. İkiye ayırmadan ruhunu, varlığını teklikte bütünleyenim. Bak baştan sona gölgeyim.
Ama şu elime verdiğin parça, kadın olduğunu kıvrımlarından anladığım, ne kadar kayıtsız farkında mısın? Her şeyi ne kadar hâkim izliyor, uzaktan ama çok uzaktan, ıslanmadan, üşümeden, kızmadan, köpürmeden, korkmadan ve üzülmeden. Bir sokağı izleyen yabancı gibi. Yüzünü saklayıp benden, bedeni zamanın üzerinde görünüp, ne kadar kedersiz izliyor her şeyi.
Ben bu parçanın neresindeyim?
Bir gölgenin sesi duyuldu masanın üzerinde. Sesin içinden hıçkırıklar dağıldı yere.. Sonbahar rüzgârı kavak yapraklarını düşürdü kadının ellerine, kar tanelerinin sesi duyuldu yürüyen gölgenin içinde. Yağmurun, yeni açan hüsnü yusufun, dalında iken çağlanın, örtünen yıldızların, uçuşan tohumların, bilcümle hayvanların, okunmayan kitapların, çevrilen sayfaların, ağlayan çocukların, susan kadınların, yer altı sularının, kırılan fayların, adımlarını karıncaların, bir gömüyü yutarken toprağın, uzaklaşırken adamların, haykırışını bir kadının, hepsinin her birinin sesini duydu adam ve kadın, yürüyen gölgenin adımlarında.
Gölge durdu, sesler durdu, kadın konuştu; anlıyorum şimdi, kavuşturulan kolları, umarsız ve hakim kıvrımların lisanını. Bir anın şahitliği değil bu, yüzyılların yorgunluğu. Öyle bir yorgunluk ki yaşanmayan duygu kalmamış, gözün görmediği, kulağın işitmediği hiçbir şey yaşanmadan bırakılmamış. Anlıyorum dedi kadın; gölge tek başına şahit ve meşhud, kavuşulan ve terkedilen, gelen ve giden, karanlık ve aydınlık.. işte şu son parça tüm parçaları içinde bütünleyen.
Sustu böylece kadın. Gölgeye dokundu. Gölge büyüdü büyüdü kadın oldu ya da kadın küçülüp yap-bozun son parçasına dönüştü. Gölge ve kadın tek parça bütün oldu.
Ayağa kalktı adam, masanın üzerinde duran son parçayı eline aldı. Usulca diğerlerinin yanına koydu. Uzaklaştı tamamlanan yapıdan. Karşısında çektiği bir fotoğraf duruyordu.
*
Gorsel; Maruf Şinik
5 Ocak 2015 Pazartesi
Sadece
Umarim sabaha uyanamam diye uyumaya calismamali bir kadin. Ya da uyandigimda hayatima dair hic bir seyi hatirlayamamis olurum, lutfen allahim sabah uyanacaksam delirmis olayim dememeli.
Yasamanin baska bir yolu olmali.
Bir avuc mutluluk istemiyorum. Umrumda degil mutlu olmak. Basimi kaldirip hayatimi duzene sokacak kadar seratonin yeter.
Eeaah yeter be deyip korkmadan kendi yoluma bakacak kadar guc istiyorum sadece.
Kanatlarimin acilmasi ya da en azindan denerken yere cakilmak icin ucurumdan atlayabilecek cesaret istiyorum sadece.
Kendimle hasbihal.
Bir vesileyle eskiden yazdigim hikayelere dondum.. ruznamenin kapisini araladim. Tozlarini ufledim. Bazi hikayeler yarim kalmis. Okurken devamlarini hatirlayamadim. Meraklandim. Okudukca okumak istedim. Keske bitirseymisim dedim. Keske bitirseymisim..
Kaf Dagi Hiclik Tepesi
bir gece yarısı yüksek bir tepede oturuyordum.. tüm dünya sanki ayaklarımın altında, başımda kehkeşan, düşünüyordum.. uzaklara bakıp yakalıyordum önümden geçen kelimeleri..
o karanlık gecede bir kadın gördüm, olduça yaşlı beli bükük.. yürüyordu.. ayaklarını sürüyerek..
hem yaşlılığına, hem sırtındaki küfeye, hem yürüdüğü yolun çetinliğine hem de bu saatte ne işi olabileceğine hayret edip yanına indim..
merhaba dedim... size yardımcı olabilir miyim?
hayır dedi yorgun bir sesle.
oturun biraz dinlenin dedim. küfeyi sırtından indirdim..
oturdu. uysaldı. suskundu ve de.
bu saatte nereye gidiyorsunuz dedim. neden yalnızsınız sonra. hem ne taşıyorsunuz sırtınızda. nerden geliyorsunuz ve de. kimsiniz bir de?
baktı gülümsedi. hangisine cevap vereyim dedi.
kimsiniz dedim. yolcuyum dedi.
kalkıp ayağa, bir genç kıza dönüverdi. rakkaseler gibi raksetti karşımda. dansı bitip eğildiğinde önümde küçük bir kız çocuğuna dönüştü. bukleli saçları iki yanda toplanmış, yüzü aydınlık biraz, biraz hüzünlü biraz hırçın hatta.
ben dedi. yolcuyum ömrüm boyunca. halden hale geçerek yürüyorum yolumda.
nereye bu yolculuk dedim.
işte şu uzak ufka diye cevap verirken benim yaşlarımda bir kadına dönüşmüştü.
gösterdiği yere baktım. oraya daha evvel hiç gitmemiştim. kocaman bir dağ vardı. başında şimşekler çakan. varlığını biliyordum. oradan daima korkuyordum. yolu yoktu oranın kimse gitmek istemezdi. dört mevsim karanlıktı. o dağa ulaşıp da geçen var mıydı?
nerden geliyorsun dedim.
ardında kalan bir vahayı gösterdi. orayı biliyordum. gerçekle hayalin birbirine karıştığı bir yerdi. hem cennet kadar güzel hem cehennem gibiydi. orda zaman yoktu. mevsim, günler ve saatler. yaşanan şeyler ne kadar sürdü bilinmezdi. bazen milyonlarca yıl sürmüş bazen bir anda sönmüş gibi gelirdi. o vahaya girip de çıkan var mıydı?
neden orayı bıraktın, neden bu uğursuz yere gidiyorsun dedim.
sürgünüm dedi. elimde değildi durmak. orası gerçek değildi. gerçeğin sürgünüyüm ben dedi.
ya gerçekle baş edemezsen?
edemiyorum zaten dedi. sanırım bu yolda öleceğim. ama ölmezsem biliyorum ki bütünleşeceğim.
ayakların yara olmuş, ellerin paramparça, neden dedim.
bu yol böyle bir yol dedi.
su bulamazsın günlerce. bazen kuyu kazarsın. bir yudum suya rastlarsan şükredersin. yollarda çok fazla diken var. sonra uçurumlar bazen baştan başa.. düşersin. dikenler acıtır canını. kanarsın.
gerçeğin yolu hep böyle midir dedim. başka yolu yok mu bunun?
benimki böyle dedi. zor ve hırpalayıcı.
ne taşıyorsun küfende diye sordum..
bak dedi.
kalkıp küfesine eğildim...
tüm genzim bayıltıcı bir kokuyla kaplandı. bu koku da ne dedim.
acının ızdırabın ye's ve gözyaşının kokusu dedi.
peki bu kırık dökük şeyler de ne dedim.
hayaller dedi. hayal kırıklıkları.
peki bu şişedeki?
hem zehir hem de şifa. adı umuttur dedi. bazen iyi eder bazen hasta. bazen ayağa kaldırır bazen yatağa düşürür. hem yürütür hem durdurur.
kır o zaman dedim.
yolculuk için şarttır dedi. yolculuğun yüküdür.
bir bohça gördüm içi çürümüş şeylerle dolu.
bu ne ki dedim.
pişmanlıklar dedi.
neden atmıyorsun deyince,
pusuladır dedi. yol gösterir.
azalır mı zamanla dedim. artar dedi.
bir albüm buldum küfede. her bir fotoğrafın hareketli olduğu.
o elindeki bir anı bohçası dedi.
neden hareketliler hiç bir fotoğraf sabit değil.
hangi hatıran sabit ki dedi. hepsi her an yaşanmaktalar.
neden yanında dedim.
güç veriyorlar dedi.
gittiğin yerde ne bulacaksın dedim.
hiç'liği bulmak istiyorum dedi..
hiç olmaya gidiyorum...
nasıl bir şey hiçlik dedim.
tatmadan bilemem dedi.
sonra kalktı ayağa. sanki biraz daha gençleşmişti.
neden halden hale geçiyorsun dedim.
ruhumun olduğu yaştayım dedi.
bazen çocuk, bazen erkek, bazen genç, bazen yaşlı...
gidiyorum ben, hoşçakal dedi.
ve yürümeye başladı.
ben de geleyim mi dedim. yardımcı olayım mı sana?
yolculuğum tek kişiliktir dedi.
istersen sen de kendi yoluna bak.
bak nereden gelip nereye gidiyorsun, bak ruhuna kaç gösteriyorsun. küfene bi göz at, neler taşıyorsun. sor kendine, şu hayattan neler bekliyorsun?
hadi eyvallah...
onun cümlesini bitirdiği o yerde kaldım ben. o yürüdü durdum ben.
bir yol varmış sonu hiçliğe giden..
sordum kendime...
benim yolum hangisi?
***
Ruzname'den.
Intizar
kimsesiz ve hudutsuz bozkırın ortasında bir tren garı. tren garında bir kadın. elinde kırmızı bir tahta bavul.
bozkır; sarı sıcak, kara soğuğun ortasında küçülen ve genişleyen. gölgesi olmayan ve dahi bulutu, suyu derinlerde, suyu çekilmiş. bozkır; rüzgarın tozu toza eklediği, tavanına yıldızları çakılı. dolunay zamanı koca bir ayna. bozkır; hatıraların, nefesin, yaşamın olmadığı.
tren garı; raysız, yalnız. rayları hiç sökülmedi halbuki. çünkü hiç ray döşenmedi buraya. bu bozkıra ve bu gara daha önce kimse gelmedi. hiç bir zaman bir istasyona dönüşmedi. bekleyeni olmadı, beklenileni. uğurlayanı ve karşılayanı, güleni ve ağlayanı, koşanı ve duranı, yetişmeye çalışanı, zamanı ıskalayanı. hiç bir şeyi olmadı. tren garı; vakti, durmuş bir saate kurulu, bir kapalı bekleme salonu içeride ve dışarıda ahşap payandaların üzerinde geniş bir saçak, saçağın altında bir bank. varlığın, yokluk karşısında anlamsızlaştığı bir yer burası. gar; bozkırın yalnızlığında yorgun ve atmayan bir kalp.
kadın. haki renkli mantonun içinde narin. koyu küllü sarı saçları dalgalanarak dökülüyor sırtından. başına bir bere ve yünlü bir eldiven giymiş ellerine. çizmeler dizlerine kadar. dalgalı saçlarıyla kadın; huzursuz. burası neresi bilemiyor. ne zamandır burada onu da ve nasıl geldi bu istasyona. hiç bir anı yok buraya dair. hiç bir sebebi de yok üstelik ziyaretinin. günleri, haftaları, ayları sayamamış. ayırdında da olmamış sanki. üşümüyor, sıcak da gelmiyor. teni hissetmeyi unutmuş, belleğinin anımsamayı unuttuğu gibi.
sarı saçlı kadın, sıkıntısının sebebini bilmiyor. tanımaya çalışıyor hissettiği duygunun adını. hiç bir şey hatırlayamayışından mı, huzursuzluktan başka hiç bir duyguyu yaşamamasından mı, yoksa beklemekten mi kaynaklanıyor bu huzursuzluk? şu an korkmalı, çaresiz hissetmeli, kim olduğunu sorgulamalı değil miydi? "nerden geliyorum ve kimim ben, neden burda bekliyorum?" doğru sorular olurdu. soru sormuyor kadın. hiç bir şey merak etmiyor.
rayları döşenmemiş ve hiç bir zaman gerçekten istasyon olamamış bir tren istasyonunda neyi beklediğini bilmeden bekliyor. gitmeyi mi bekliyor, birini karşılamayı mı? kaçmayı mı bekliyor, kucaklamayı mı; geride bırakmayı mı, çoğalmayı mı; onu başka yere götürecek bir şey mi beklediği, yoksa onu kendine getirecek bir şey mi? bir şeyi mi bekliyor birini mi yoksa? kadını var edecek bir şeyi mi, var kılacağı birini mi; yok olacağı mı, yok edeceği mi, beklediği? nesne mi, özne mi, yüklem mi yoksa? edilgen mi, etken mi, eylemin ta kendisi mi?
bilmiyor. sadece bekliyor kadın, elindeki bavulda ne olduğunu merak etmeden. bozkırın adını, bulutsuz gökyüzünü, açlığı ve ısıyı neden farketmediğini, takvimi nasıl karıştırdığını, kendi adını, kuşların ve yeşilin yokluğunu, yıldızların çokluğunu, istasyonun neden yalnız olduğunu, buraya kimin gelebileceğini, kendinin nasıl geldiğini ve daha pek çok şeyi bilmiyor.
gardaki saate bakıyor bazen. durmuş saatle gözgöze geliyor. zaman ilerlemiyor. saniyeler geçmiyor. içindeki huzursuzluk bozkır kadar genişliyor. bozkır genişleyip kalbini sıkıştırıyor. bulutların geçmediği bir toprak parçası bu. gökyüzünde kuşlar uçmuyor. sadece bir rüzgar sık sık esiyor; ısıtmayan, üşütmeyen, mevsimden haber vermeyen bir rüzgar saçlarını dalgalandırıyor.
bazen garın sağına, bazen soluna, bazen önüne, bazen arkasına yürüyor. gelmesi muhtemel olan, gelmesi imkansız olan, geleceği ve gelmeyeceği müsavi olan şeyin, nerden gelebileceğini veya nerden gelmeyeceğini tahmin etmeye çalışıyor. yönler de ihtimaller de birbirinin aynısı oluyor. hükümsüz ve mesnetsiz. yoruluyor.
garda dolaşıp dolaşıp yine saçağın altına geliyor. bir aralık eldivenleri çıkarıyor ellerinden, bereyi çekiyor başından, mantosunun düğmelerini tek tek çözüp soyuyor en sonunda. merak ediyor ilk kez üşüyüp üşümeyeceğini. rüzgar şiddetini arttırıyor. saçları ve elbisesinin eteği havalanıyor. fakat kadın üşümüyor. rüzgarı hissetmiyor. sanki havasız bir ortamda nefes alamıyor gibi geliyor. tek banka oturuyor.
duyguların ayrı ayrı katmanları olduğunu farkediyor. huzursuzluğun bir çeşidinden diğerine geçiyor. karın boşluğunda milyonlarca kelebek kanat çırpıyor. bacaklarının uyuştuğunu, ellerinin karıncalandığını, kollarının tutmadığını hissediyor. duyguları uyanıyor yavaş yavaş o anlayamadan henüz. ilk uyanan duygusu korku, kan olup damlıyor damarlarına. ilk kez korkuyor. bu kimsesiz coğrafyada unutulup gitmekten değil, hiç bir şeyi bilmemek ve hatırlayamayacak olmaktan korkuyor artık. bilmediğini biliyor ilk kez. hatırlayamadığını hatırlıyor.
"burası neresi? nasıl geldim? neden burdayım? ne zamandır? ne zamana kadar bu hal üzere kalacağım?"
kısılıp kaldığı bu geniş araziyi bir hapishane gibi görüyor. ama bilincindeki parmaklıklar daha kavi bir zindan onun için. kendine ulaşamıyor.
ağlıyor önce yavaş yavaş, sonra katıla katıla. rimelleri akıyor yanaklarına. sesini kimsenin duymayacağından emin, bağıra bağıra ağlıyor bu defa. bu defa kızmak istiyor bir şeylere. ama kime? kendine, kadere, onu buraya getiren her kimseye? faili mechul bir tekedilişin ortasında, kalakalıveriyor oracıkta. elinde adressiz isyanlarla.
huzursuzluk korkuyu, öfkeyi, isyanı doğuruyor. huzursuzluk karnını delip geçiyor. gözlerinin rimelleri mütemadiyen akıyor. göz kapakları kapanıyor yavaş yavaş. banka uzanıp uyuyor, rüyasız bir uykuyla. takvim tutmaz bir zamanın içinde tamamen zamansız bir uykuyla uyuyor. kısa mı sürüyor uykusu, uzuyor mu? derinleşiyor mu sığlaşıyor mu? yelkovan ve akrebin gözü bağlı bu uykuda. kronometre çalışmıyor. güneş ve ay hangi tabiatın kanununa göre işliyor? kadın uyuyor. bir boşluktan diğerine düşüyor. kadın uyuyor, hayatı boyunca çalışmış insanların yorgunluğuyla. hiç uyanmayacak gibi uyuyor.
gözlerini açmıyor uyandığında. uyandığından emin olamıyor. sanki bedenini ayrı hissediyor, bilincini ayrı. sanki iki parçaya ayrılı. vücudu bir yerde yatıyor, zihni başka yerde düşünüyor. birbirlerinden haberdarlar fakat diğerine hükümleri geçmiyor. en azından beynin bedene. iki ayrı varlık olmuşken kadın, gözleri kapalı yatıyor. bir tarafta katışıksız düşünce, diğerinde topyekün madde. bir ara kolunu, bacağını, elini, yüzünü ve parmaklarını, göz çukurlarını dahası, kısaca hiç bir azasını hissetmiyor. sanki zihninden ibaret kalıyor. boşlukta sallanan bir sarkaç gibi olan zihninden. sarkacın ucuna oturup sallanıyor. sarkaç onu kah yıldızlara çıkarıyor, kah denizlere uçuruyor. uzak bir geçmişe, tanımadığı bir geleceğe gidiyor. bazen hızlanıp bazen yavaşlıyor. usul usul kaybolduğu ana geri geliyor. bedenin içine giriyor. bütünleşiyor.
gözlerini açmak istemiyor. ama bu isimsiz topraklarda kaybolmuşluğuna bir de içinde kaybolmuşluk eklensin istemiyor. içindeki zindandan dışarıdaki hapishaneye gözlerini açıyor. karşısında bir "şey" görüyor. insan formunda bir ayna, üç boyutlu. ayna ona yaklaşıyor. kadın ayağa kalkıyor; başındaki ağrı, göz kapaklarında bir ağırlık, akıp kurumuş rimelleriyle birlikte. başındaki ağrıyı elleriyle ölçüyor. elleri ağrıyı ölçmeye yetmiyor. göz kapaklarındaki ağırlığı tartıyor, ağırlık tartıya gelmiyor. rimellerini ise hepten unutuyor. burnunu kollarıyla siliyor. kendine yaklaşan aynaya doğru yürürken tökezliyor. sırtını doğrultup, boynunu düzeltiyor.
"sen kimsin" diyor kadın aynaya. "ben senim" diyor ayna kadına. "ben burdayım sen orda, nasıl ben olabilirsin" diyor kadın aynaya. "ikilik gözlerinde" diyor ayna kadına. "neden geldin" diyor kadın aynaya. "seni sana getirdim" diyor ayna kadına. kadın aynaya bakıyor. kendini görüyor. başına sardığı ağrıyı, akan rimellerini, dizlerine inen elbisesini, kırılmış kalbini, şahdamarından sızan kanı görüyor. kan boynundan aşağı akıyor akıyor, çizmelerine dolup taşıyor.
"anlat" diyor kadın aynaya. "anlat, ben ölüyor muyum? öldüm mü yoksa; burası neresi; neden buradayım, bu çıldırtan boşlukta? neyi bekliyorum bu istasyonda? nasıl gideceğim hatırlamadığım varlığıma?"
"dinle" diyor ayna kadına. "dinle, ölüyorsun evet. kendi kendini kapattığın bu boşlukta. sen geldin buraya kimse seni getirmedi kimseyi suçlama. suçlama kimseyi ve kendini. gidecek başka yerin yoktu saklandın buraya. burası araftır, varlığın ve yokluğun ortası. burası araftır, cennet ile cehennemin arası. araftır burası, başın sonu, sonun başı. dinle. gerçek değil, bir yanılgıdır. ama gerçek hissedersin duygularını. uykudasın uyanmalısın. aksi taktirde uykunun içinde ölümü tadacaksın. dinle. bu uçsuz bucaksız gökyüzünü sen çizdin, bu kuru bozkırı da öyle. bir istasyon yaptın ama ray döşemedin. kimsenin gelemeyeceği bu yerde gizledin varlığını. unutulmak istedin, herkes tarafından, ve en önce sen unuttun kendini, kimliğini, yaralarını, sızan kanını boynundan. uyan artık uykundan."
"nasıl?" diyor kadın aynaya.
"bu, kırık kalbin, kanınla sıva. bu, hatıraların, kucakla. bunlar isyanın, aczini fakrini hatırla. bu, suskunluğun, dua et her şeyin hayrına. sözlerini al, küskünlüğü kaldır aralarından. bu, umudun, başka şeyler um. bu, hayalin, doğru yere uçur. ve aç gözlerini artık kapatma. seni daima seven birinin varlığını hatırla. her an yanında olan. seni hiç bir zaman bırakmayan. asla ondan kaçamayacağın birini. bu sevgin, lütfen artık sevginle kendini incitme. uykunda uyuduğun gibi, uyanınca tekrar uyan."
kadın, aynaya bakıyor. ayna bir kuyudaki yansımaya dönüşüyor. kadın kuyuya eğiliyor. suyun yüzünde kendini görüyor. sesini işitiyor derinliğin, suyun serinliğini. görüntüsü kaybolan yansımanın son akisleri kalıyor boşlukta. "uyanınca tekrar uyan.. uyan... uyan..."
başını kaldırıyor kadın kuyudan. nerede olduğunu anlamaya çalışıyor. gözlerinin kapalı olduğunu anlıyor. seslerini dinliyor dışarının. bir ölüm sessizliği hissediyor. elektronik aletlerin sesini duyuyor sanki. kesif bir ilaç kokusu burnuna çarpıyor. burnunda şiddetli bir acı farkediyor. allahım nasıl da başı ağrıyor. kımıldamak istiyor yapamıyor. gözlerini açmaya çalışıyor. bulanık bir ışık doluyor gözlerine. beyaz önlüklü biri eğiliyor sanki. gözlerini kapıyor yine.
bir ses işitiyor hayal meyal; "doktor hanım! doktor hanım! üç numaralı yataktaki intihar vakası uyandı."
***
Ruzname'den
Kayitlara Gecsin
dün, sabahın köründe çınaraltında bir kadın ağlıyordu. gördüm. güneş yeni uyanıyordu. insanlar yeni. kadın uyku görmemiş gözlerle ağlıyordu.
gökten yapraklar düşüyordu yere. elinde süpürgeli adamlar vardı, önlerine katıp yaprakları süpürüyordu. kadının gözyaşları yanaklarına düşüyor kimse dokunmuyordu.
kahve içti kadın üstüste. üstüste sigara yaktı. sigaranın külleri nefes çekilmeden hiç, yere düşüyordu ve kadının yaşları mütemadiyen yanaklarına.
dün sabahın köründe bir kadın ağlıyordu. sarsıla sarsıla, böğüre böğüre ağlıyordu. yere yapraklar düşüyor, adamlar yaprakları topluyor, masaları temizliyor ama kadın dağılıp duruyordu. kadının dağılan parçalarını hiç bir adam toplamıyordu. gördüm, vapurlar süzüle süzüle boğazdan geçiyor, güneş gerine gerine uyanıyor, caddeler kalabalıklaşıyor, güz güzelliğini sonuna kadar açıyor ve bir kadın hıçkırarak ağlıyordu.
yanında başka bir kadın vardı. ağlamaktan yorulunca kadınla konuşuyor. konuştukça ağlıyor, yanındaki kadın ona sarılıyordu. herkes, yoktu. hayat bir kişi ile nefes alıyordu bazen. bir kişide ciğer kalıyordu işleyen. insanlık insanlıktan çıkıyordu.
dün sabah bir kadın küfrediyordu hayata. diline yabancı, yakası açılmadık küfürler savuruyordu dünyaya. küfrettikçe daha çok ağlıyor, küfrettirenlere kızgınlığı artıyordu. bastığı zeminlerin bir obruğa dönüp onu yuttuğunu görüyor, içinden çıktığı çukurlara dönüp tükürüyordu. dün sabah bir kadın delilik uçurumlarının kıyısında geziyordu. ha düştü ha düşecek.. düşse kim üzülecek?
"adam yokmuş bu hayatta gördüm" dediğini duydum. "and olsun ki ve kasem, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim ki gördüğüm tüm adamlardan daha adamımım ben. kahrolsun ki adam sanıp sevdim ben. yaptım ben. ben yaptım. kendi ellerimle adam yapıp taptım ben." gökyüzüne bakıyor ve konuşuyordu; " görüyor musun? bari sen beni görüyor musun? duyuyor musun sesimi? affediyor musun beni?" ve susup mütemadiyen ağlıyordu, vahşi hayvanlar gibi boğuk.. sesi yere düşüp parçalanıyor, dallara savrulup kırıla kırıla çoğalıyordu.
dün bir kadın çınaraltında sarhoştu. içki sürülmemiş dudaklarıyla zil zurna sarhoştu; acıdan, kederden, bitmişlikten. "kusmak istiyorum" dedi. "gördüklerimi, işittiklerimi, sevgilerimi kusmak istiyorum. burda olmamda varlığıyla ve yokluğuyla emeği olan herkesi kusmak istiyorum yaşamımdan..."
denizde dalgalar oynaşıyordu, kediler miskin miskin güneşle sevişiyordu, insanlar gelip geçiyor, geçip gidiyordu. ve bir kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, dün sabah çınaraltında.
kimse umursamıyordu.
***
Ruzname'den
Seytanla Yolculuk
sanırım geçtiğimiz mayıs ayında olmuştu. güzel bir mayıstı zannediyorum -bazı vakitler, mevsimler, içinde olan bir şeyin, birinin varlığından dolayı bazen, bazen başka hiç bir neden yokken güzeldirler-, muhtemelen güller başlarını uzatmışlardı dalların içindeki kara mahzenlerden, erguvanlar pembeliklerini düşürmüşlerdi denize, muhtemelen en çorak yerler bile gülümsemişlerdi tüm içtenlikleriyle, hiç hatırlamıyorum. vurulmuştum. vurulduğum andan başka bir imge hatırlayamıyorum. aylar konusunda yanılabilirim, mevsimler bahsinde bile hatta. kimbilir belki de karlı bir mevsimde tam da aralık ayında bi'aralık vurulmuşumdur onu da ayırsayamıyorum. hatırladığım şey zamanlardan ikindiydi gözlerimi kapadığımda. son gördüğüm yüzün üzerine ikindi güneşi vuruyordu unutamıyorum. ayrılık gibi, acı gibi, son bir veda gibi, ölüm gibi vuruyordu ikindi güneşi gözlerimi kapattığım simaya.
bu ilk vuruluşum değildi, galiba son da olmayacak. daha evvel de pek çok katille pek çok kez vurulmuş, pek çok bedenle ölmüştüm. bu defa ölmeyebilirdim aslında, eğer istemeseydim ölmeyi. ama ben seçtim, öncekileri de seçtiğim gibi. aslında itiraf etmeliyim. bu, tek başıma benim tercihim de değildi. vurulmuş ve kan kaybetmeye başlamıştım. katilim beni orada öylece bırakıp gitmişti.
her ölümüm, uğruna can vermek istediklerim tarafından gerçekleştirildi. bu yüzden adil buluyorum kaderimi.
sanırım geçtiğimiz yaz başıydı vurulduğumda veya ilk baharın son demleri, üşüyordum, ölen her kişinin üşüdüğü gibi. kolay olmadı ölmek. yavaş yavaş öldüm bu sefer nedense. bir mezara gömüldüğümde -ki bunu bir çukura atıldığımda diye düzeltmek doğru olur- bir kitabe yazılmadı bana dair. bir destan veya lirik bir şiir değil, beni imleyecek iki satır düşmedi mermere. kimsesizler mezarlığına gömüldüm her zamanki gibi. mezarlığa gömüldüğümde henüz son nefesimi vermemiştim. bir süre daha böylece ölmeye devam ettim.
doğduğumda üzerime yapışan bir lanete göre, her katledildiğimde yeniden dirilecektim. bu silinemez uğursuz bir yazgı. insanların bir katile dönüşmesini görmek ve binlercesini yeniden seyretmek için tekrar dünyaya gelmekten yoruldum - esasında eskiden böyle düşünüyordum. şimdi kaderimle ve rollerini oynayan oyuncularla barıştım.- katillerim de benimle birlikte öldüler. yazgımın bir kısmı onlara da bulaştı. ben öldükçe çoğaldım. onların sonu ne oldu bilmiyorum. bu acımasız bir oyundu. yaşattıkça yaşıyor, öldürdükçe ölüyorlardı. bense amansız bir çoğalış ile büyüyordum. bedenim kabından çıkıyor, dağ oluyor, ova oluyor, ırmak oluyor, yağmur damlası oluyordu. yetmiyor, bir çocukta göze, bir gençte dudağa, yaşlı bir bedende duaya açılmış ele, kadın saçında bir tele dönüyor; kelimelere, sese, dokunuşa, söze, hisse dönüşüyor, yer yüzünü ve insanlığı kaplıyordu. ölmekten değil dirilmekten nefret ediyordum. katillerime, ölümümden değil, yeniden ve fazlasıyla dirilmemden dolayı kızgındım.
geçen baharda vurulup bir çukurun içine yuvarlandıktan sonra. üstüme atılan topraklar, hala sıcak olan bedenime düşüp tutuşuyordu. ben yavaş yavaş ölüyordum. ölürken bazen uyuyor bazen uyanıyordum. gerçekle düşün, hayalle hakikatin arasında yuvarlanıyordum. ölürken ben, bir yandan diriliyordum, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar şiddetli acılar içinde.
yavaş yavaş ölürken ben ve usul usul dirilirken, şeytan damarlarımda gezdi kimi zaman, karşı konulmaz bir doru atla tozu dumana savurarak. o toz duman, o heybet, heyecan ve akış esnasında ona karşı durmak imkansızdı. fakat şeytanın biniciliğinde çıkacağım yolculukların acısını bin defa tatmıştı damarlarım. atını mahmuzlamış bu kara süvarinin bedenimde dolaşmasını izledim. kanatlandırdığı tüm duyguların yakışıyla yanarak; "geçecek" dedim. "az sonra..." "eğer onun terkesine atlamazsam bu anın yakışından ibaret kalacağım." ve şeytan tutku, aşk, öfke, ihtiras, özlem, korku adlı kısrakların üzerinde her defasında başka bir katilimin simasıyla boy verdiğinde kalbimin ufuklarında; ateşten bir heykele dönerek onu izledim.
görüyordu yandığımı. hiç beklemediğim bir anda bu defa yanmaktan kaçacağımı varsayarak belki de, siyah kirli sakalları, emredici ve mağrur bakışları, yenilmek bilmez yüzüyle, tam da kendisi olarak bu defa, çıkıyordu karşıma. her defasında beni tutuşturmayı başarıyordu. bense bu oyuna razı oluyordum. onu ne kovuyor ne çağırıyor ama her defasında tekrarlanan bir düşü izler gibi seyrediyordum yaptıklarını.
en sonunda şeytanın karşısında biraz daha güçleniyor fakat yeni oyunlarına karşı yine ve yine hazırlıksız yakalanıyordum.
dışarıda yağmur yağıyordu. ince ince. sicim sicim. ben büyüyordum. ölmenin yaşamaktan çok daha kolay olduğunu anlıyordum. meyveler patlıyordu kara ve zayıf dallarda, dışarıda. içeride ben dört başlı ağaç gibi aynı anda soluyor aynı anda yeşeriyordum. gün kızıllığı geceyi sonlandırıyordu. ben bütün zamanları tek bir an'da yaşıyordum. ve şeytan, esir etmek veya edilmek üzere çıktığı seferini durmaksızın sürdürüyordu üzerime. hissediyordum gönüllüydü köleliğe. ya o, benim olmalıydı ya ben onun. görmüştüm gözlerinde dünyanın yazgısını; hayat ikiliği kaldırmıyordu. ve ben büyüyordum. her bir büyümek için bir ben ölürken şeytanla aramızdaki rekabet devam ediyordu.
tam olarak doğamaz ve tam olarak ölemezken, arafta salıp dururken anladım ki benim hayatım bundan ibaret. hiç bir memlekete kayıt tutmazlığımın, sayısız kere değişen isimlerimin, lezzet ile kederi aynı anda teneffüs edişlerimin sebebi bu; yaşam benim için başlı başına araf. son dediğim şey hep bir başa gebe. başlamalarımın ertesinde, nerede karşılaşacağımı bilmediğim bir son beni daima beklemekte.
bu defa yavaş yavaş oldu ölümüm demiştim. usul usul, incite incite.. bir defada ve hızlıca değil ama zalimce. bu da benim tercihimdi neden bilmiyorum. ölmek istemediğimden mi, acı çekmek istediğimden mi? yavaş yavaş ölüyor gizli gizli büyüyordum. dışarıda anlar anları kovalıyordu. denizin üstünde binlerce kuş kanat çırpıyordu. zamana karşı kayıtsız salınıyordum.. kabuslardan geçiyor, binlerce anının mahkemesinde yargılanıyordum. sanık, savcı, hakim ve avukat hep ben. donmuş anların geçit vermeyen imgelerinde tutuklanıyordum.
bekliyordum bu defa, maktul olmamam için geri gelmesini katilimin. bekliyordum, son ikindi görüntüsüne geri dönebilmeyi. bekliyordum, imkansız denilen bir şeyin olmadığını görebilmeyi. ne kadar bekledim bilmiyorum. küçük bukleli kızın saçları ne kadar uzadı, kaç kez döküldü yapraklar, kaç ağaç budandı kesilmiş dallarının sancısını hiç unutmayarak (ne kadar yüksekten el uzatırsa uzatsın gökyüzüne, o kesilmiş dallar hep gövdesine kayıtlı. büyümenin ağaçlar için bile bir bedeli var), kaç kabristan doldu taştı, kaç kadın sokakta ağladı, kaç kez süzüldü yağmur taneleri, kaç kez büyüdü başaklar.. bilmiyorum. bir bayram günüydü hatırlıyorum. kimsesizler mezarında. şeytan umut denilen atla gezdi kalbimin en ılık yerinde, rahvan. derin derin nefes aldım. toprağın altında kımıldandım. umdum. ölmeye az kala tam da burada ölmekten vazgeçmeyi. ilk kez anları saydım, dakikalara vardım, saatlere ulaştım. geceyi ve gündüzü tanıdım. hala sıcak toprağımın açılacağını hayal ettim. bu son sınavdı şimdi anlıyorum. vermem gereken son imtihan. umut. bayram bittiğinde umudu ve hayali geride bırakarak o isimsizler beldesinde öldüm. zamansız ve erken değildi kabulüm. geç kalınmış bir bitirişti. bir ömrü daha öldüm.
sana ihanet edenlerin uğruna ihanet ettiklerin tarafından tedavi edilmen hayatın sana sunduğu en büyük cezadır. yattığın çukurda ölürken yavaş yavaş, gömdüklerin tarafından yaşatılman kadar büyük ve acınası bir tokat yoktur yeryüzünde. belki de tam da bu tokat için, yaşamaya lanetlenmiştim.
lanet yerini buldu şaşmaz bir doğrulukla, dirildim. ölmekten daha büyük bir acıyla.. karşımda binler defa mahkeme edildiğim insanlar merhametle yürüyordu bana. bu süreçte şeytan yalnız bırakmıyordu beni; sevgili terbiyecim. beni ateşlerden ateşlere atıyor, humma nöbetleriyle sarsıyordu. o ateşli nöbetlerden birinde kekeme kaldı dilim. başka birinde zayıfladı gözlerim, kulağım da az işitiyor.
bu bir oyundu. o kendi taşını sürdü ben de kendiminkini. dilimden anlayanları buldum. görmek istemediklerimden yüzümü çevirdim, az sayıda kişiyi işittim.
yaşlı ve genç, eski ve yeni, bayat ve taze, yorgun ve çevik, güçlü ve zayıfım artık... bir ikindi günü yine ölerek sonsuza kayıtlandım. defalarca çoğalacak sayısız kez eksileceğim.
bu, benim kaderim...
***
Ruzname'den..