27 Ekim 2016 Perşembe

Captain Fantastik

-spoiler--
Kapitalizmin düdüklü tencereyi patlatmadan istediği ürünü çıkarabilme becerisine hayranım gerçekten. Gerçi Captain Fantastik filmi bazılarımızın hissettiği basıncı arttırabilecek düzeyde.
Havada kalan sözlerimi şöyle açıklayayım; toplumun reaksiyon gösterdiği konular hakkında, insanların basıncını düşürecek, amiyane tabirle gazını alacak türden filmlerin gösterime girmesini kapitalizmin bir başarısı olarak görüyorum tıpkı, işçi sendikaları gibi. Sistemin bekası için, sistemden rahatsız olanların rahatsızlıklarını tamamıyla değilse de bir miktar gidermek, kendilerine doğru bir şeyler yaptıklarını hissettirmek, haklılıklarını ya da en azından anlaşılabildiklerini göstermek suretiyle, sistemden görünürde ödün verilir. Veya sistemin (daha fazlasına olanak sağlamaksızın) yerilmesine imkân sağlanır. Böylece insanlar sistemle savaşmaktan vazgeçerler zira rahatlamışlardır. Benim de çok sevdiğim fight clup, bu konuda aklıma gelen en çarpıcı örnek.
Gelelim Captain Fantastik’e, müthiş zekâsıyla sistem, okulsuzluk akımını yakaladı. Giderek daha fazla insanın (sadece elitlerin değil, sıradan insanın) üzerinde düşündüğü, okulu sorguladığı bir zamanda, captain fantastik gösterime girdi. Baba ve okula gitmeyen altı çocuk hakkındaki film, basıncı azaltır mı, yoksa arttırır mı tam emin değilim. Nedenlerini sıralayacağım.
Filmde çocuklarını okula göndermek yerine, ormanda, doğal şartlarda eğitim veren bir baba vardı. Bu aileye okulsuz denilebileceği gibi denilemez de. Okulsuz düşüncedeki bir kısım insanlar için evet okula gitmediklerine göre çocuklar okulsuzdur, fakat benim de düşüncelerini paylaştığım diğer bir kısım insana göre ise bu çocuklar dibine kadar okulludur, neden?
Bunun birkaç nedeni var. Bana göre okulsuzluk; ev okulu değil, unschoolingtir. Ev okulunda, hazır müfredatı, devletin öğrenmeniz için önünüze koyduğu planı, başka biri değil de siz uygularsınız çocuklarınıza. Veya siz devletin otoritesini kendi üzerinize alıp kendi müfredat ve planınızı uygularsınız. Bu plan, karakterleri farklı, eğilimleri farklı, merakları farklı olan çocuklarınıza göre değişiklik arz etmez. Yani okul mantalitesi eve sızmıştır. Artık ebeveyn; öğretmen/Milli eğitim bakanı /müdür otoritelerini de üzerine almıştır. Unschooling ise, çocuğa ve aileye göre değişen, yöntemleri belirsiz olan, felsefenin günlük yaşama spontane diyebileceğimiz şekilde yansıdığı bir tarzdır. Dolayısıyla Captain Fantastik filmi, okula gitmeyen ama okul kafasında düşünen bir aileyi konu almıştır. Bunu birkaç örnekle açıklayayım;
Filmde Ben (baba), 6 çocuğu için aynı, tek tip eğitimi uyguluyordu. Çünkü doğada yanlarında bıçaktan başka bir alet olmadan yaşamayı önemsiyordu. Çocuklar için hazır olunuştan çok dâhil olunuş söz konusuydu. İstekten çok itaat (tıpkı okullarda olduğu gibi). Günlük planlar programlar; hayat öyle gerektirdiği için değil, baba günlük planı öyle kurguladığı için (tıpkı okullarda olduğu gibi) yapılıyordu. Yani Ben, kendi hayalindeki okulu çocukları için uyguluyordu (günümüzde duvardan bağımsız okulların da varlığını hatırlarsak, okul düşüncesinin binadan ayrı bir şey olduğunu daha kolay anlayabiliriz). Hatta hayallerine kendini öyle kaptırmıştı ki, annenin büyük oğlu için yaptığı üniversite başvurularını görmemiş, öyle ki itiraz edeceği kesinlikle bilindiği için bu durum ondan gizlenmişti. Unschoolingte, çocuğun istekleri önemlidir, herhangi başka otoritenin sürecin yönetimi açısından böylesine etkin bir şekilde devreye girmesi sadece okul zihniyetinin devamıdır.
Filmde çocuklar babalarına güvenseler ve sevseler de aslında sürecin çok da farkında değildiler. Büyük oğlan, “bir kitapta yazmadığı sürece hiçbir şey bilmiyorum” derken, aslında okullu çocukların açmazını dile getirmiyor muydu? E hani, doğada öğrenilen şeyler, tek başına hayatta kalma becerisi? Nerede tefekkür, özgür ve özgün düşünce? Filmdeki bu cümle aslında tecrübe azlığına gönderme yapıyordu, hem de onca tecrübeye rağmen. Demek ki çocuğun bilmek istediği, yaşamak istediği, öğrenmek istediği şeyleri karşılayan bir tecrübe ortamı sunulmamış çocuk için. Babasının önemli bulduğu hayat için gerekli tecrübeleri edinebilecekleri yaşam sunulmuş önlerine.
Filmde anlatılan okulsuz yaşamda baba, öğretmen rolünü de üstlenmektedir demiştim. Bu durum, çocukların duygusal ihtiyaçlarını bir baba olarak görmesini engelledi. Çocuklar kaya tırmanışı yaparken düşen oğluna, bir baba gibi değil, bir öğretmen olarak yaklaşmasını sağladı. Aynı şekilde annelerini kaybetmiş evlatlarıyla duygusal bir paylaşım kurmaktan onu men etti. Bu esnada yaşadıkları kızgınlık ve kırgınlıkları göremedi. Çünkü o kendini, çocuklarını hayata hazırlayan öğretmen baba olarak görüyordu. Hâlbuki babalık buna indirgenemez. Aynı durum eşinin hastalık süresinde de kendini gösteriyor olsa gerek, zihnindeki ütopyaya kendini o denli adamıştı ki, eşinin hoşnutsuzluklarını başta alınan kararlar nedeniyle paylaşamadı. Eşi hayattayken hayalinden ödün veremedi, filmin senaristleri eşinin ölümü vasıtasıyla idealistliğiyle yüzleşmesini sağlattılar. Filmde bu yüzleşme çok yüzeysel gerçekleştiğinden nasıl oldu da bir anda sistemle bütünleşen bir şahsa dönüştü tam olarak anlayamadım ben. Yani nasıl oldu da bir anda o öğretmen baba, idealist koca, eşinin uzunca hastalığı döneminde yapamadığı sorgulamaları yapıverdi ve orta halli bir çiftçiye dönüşüp çocuklarını okula yazdırmaya karar verdi? Hâlbuki birbirinden bambaşka eğitimler veren seçkin üniversitelerin tamamından kabul alan oğluna, “6 dil biliyorsun onlar sana ne öğretebilirler” demişti (Sanırım filmin en kötü yerlerinden birisi burasıydı yani final. Zaten Fight Clup'taki kahramanımız da kişilik bölünmesi yaşayan şizofrenin tekiydi).
Filmde okulsuzlukla ilgili dile getirmek istediğim bir mesele daha var; “bilginin iktidarı”. Filmde belki de okulların gerçekte hiçbir şey öğretmediğinin altını çizmek için gerçekleştirilen, 8 yaşındaki okulsuz çocuk ile ortaokul ve lise seviyesindeki çocukların bilgi karşılaştırılması. Evet bir noktada doğru bir yere parmak basmış; müfredata giren şeylerin çoğu öğrenilmiyor sadece mış gibi yapılıyor, o halde okul öğrenimini kutsamak neden? Ama bir diğer taraftan da o parmağın beni rahatsız eden bir tarafı var; 8 yaşındaki çocuğum insan hakları bildirgesini öğrenmek zorunda mı? Okulun karşısında olmak için ya da okula gitmemek için sebebimin okulun verdiklerini benim daha iyi şekilde almam mı gerekiyor? Yani kim ne kadar bilgi yüklemesi yapabiliyorsa o sistem daha mı iyidir? Maalesef ben öyle düşünmüyorum. İnsan hakları bildirgesini “kendi düşünceleriyle” ifade eden bir çocuğu yetiştiren aile, yasla baş edebilmek adına da olsa marketi soyamaz, hırsızlık yapamaz, çocuklarına başkasına ait koyunları avlamasını salık veremez; aksi halde bilgi sadece iktidar aracı olur, yaşamanın değil. Filmde, tipik bir hata yapılmış, bilgiye sahip olan güçlüdür; fakat şu sorulmamış, hareketlerimizin meşruiyetini güçlülükten almak zorunda mıyız?
Filmde sadece okulsuzluk işlenmiyordu aslında, tema onun üzerinde dönmekle birlikte, buna bir şeyler de iliştiriliyordu, misal; okula düşüncesini onaylamayan aileler temelde kural tanımadıkları için okula karşıdırlar. Buna örnek olarak, misafir oldukları ailedeki sofra kurallarına uymamaları ve cenazeye katılım şekilleri verilebilir. Eğer Captain Fantastik Filmini prototip olarak alacaksak, tüm okulsuzluk düşüncesine sahip olan aileler, başkalarının, bulundukları ortamın kurallarına uyum sağlamayı ret mi ederler?
Sahneleri hatırlayalım; “masa etrafında oturmuş aile bireyleri ve annenin ölümü konuşuluyor”, “Ben küçük kızına şarap servisi yapıyor”. Evet annenin ölümü hakkında açık sözlü oluşu olayı dramatize etmeyişi etkileyici, fakat bunu kendi çocuklarıyla yapmıştı, diğer ailenin bu tarzı reddetmesine rağmen onların çocuklarını buna maruz bırakması doğru muydu gerçekten? Ya da o sofranın kurallarına aykırı olmasına ve kendileri de konuk olmalarına rağmen çocuklara şarap servisi yapması doğru muydu? Açıkçası kendi soframda yapılsa bunu saygısızlık olarak addederdim. Ben’in sofrasında yapılsa; onların yaşam biçimi. Okulsuzluk felsefesindeki insanların tamamı başkalarından gelen her tür kuralı reddettikleri, diğer insanların yaptıklarını yanlış gördükleri için mi okulsuzluk yapıyorlar, mesele bu mu?
Diğer sahne; annenin cenazesine katılım. Bence çok tatlı, sevimli, kendilerince doğru biçimde giyinmişlerdi. Benim için problem babanın törene müdahil olma biçimiydi. Bu törenin öncesi yok muydu, neden inisiyatif alıp, eşi olarak kendi bir tören düzenlemedi de, düzenlenen cenaze törenine başkaları için sabote eder şekilde müdahale etmeyi tercih etti?
Babada var olan bir karşıtlık, karşı olma durumu filmin pek çok sahnesine yansıyordu. Kendi olmak istemekten çok, başkası olmamak. Kendi hayatında huzurla yaşamaktan çok, huzursuz etmek. Belki de motivasyonu bu olduğu için, izleyicilerin anlamlandıramadığı bir şekilde birden bire ve öylece boyun eğiyor sisteme. Bir savaşın içinde ve kaybediyor; “Hataydı diyor ama güzel bir hata”.
Unschooling her zaman savaşın ürünü değildir ve her zaman karşıtlıktan beslenmez. Hayat bir keşif sürecidir ve hata diye bir şey yoktur süreçte. Kendin için çocukların için en iyinin ne olduğunu denersin, eğer sürece odaklandıysan asla kaybetmezsin. Mühim olan okulsuz zihniyettir, birkaç yıl okulu tercih etmezsin de bir gün gelir okulu tercih de edebilirsin. Eğer karşıtlık üzerinden kendini konumlamadıysan bu bir boyun eğiş değildir, bu yeni bir deneyimdir. Okula giden aile fertleri okulsuz zihniyette olabilir, filmde olduğu gibi okula gitmediği halde okullu zihniyette olmak da mümkündür.
Film hakkında olumlu eleştiriler yapılıp, olumsular sıralanmaya devam edilebilir. Fakat ben sıkıldım artık :P sadece şunu söylemek istiyorum; unschooling dediğimiz şey Kaptan Fantastik’in ütopyasına indirgenemeyecek bir mesele. Üzücü olan o ki, kapitalizm onu görmek istediği gibi görüyor.

daimi yabancı

Fotograftaki kandil sebebiyle tanistik niko'yla. Koyun en yuksek kismindaki mezarligi ve icindeki kiliseyi gezmistik. Zeytinyagini kandile ceviren bu aparati nerden bulabilecegimi merak etmistim.
Mezarligin cikisinda saga sola bakindim kime sorabilirim diye. O esnada niko arabasindan cikmis bizim oldugumuz yone dogru yuruyordu. Merhaba dedim biraz uzaktan. Ziyaretci misiniz? Hayir diye cevap verdi gulumseyerek. Hayir demek, bu koydenim ve rumum demekti. Kilise yonune dogru yurudugune gore hatta gorevli bile olabilirdi ki bu balli lokma tatlisi olurdu.
Kendimizi tanitip size bir sey sorabilir miyim dedim. Bana her seyi sorabilirsin dedi yine ozguven akan bir gulumseyisle. Acikcasi o oyle soyleyince hazirda sıkı bir sorum olsaydi diye hayiflandim. Her seyi sorabilecegimi soyleyen birine soracagim sey; "acaba zeytinyagi kandillerinin ustundeki o aparat nedir, nerden bulabilirim ve neden zeytinyagininin altinda su var?" şeklinde gayet basit siradan ve teknik bir soru olacakti. (Ee seyy mezarligi gezdim bayildim.. fotograflar, danteller, kandiller... aslinda size cok basit ve teknik bi sey soracaktim..)
Niko sorularimi cevapladi. Fakat o adini halen bilmedigim aparatin yunanistan geldigini ve burda satilmadigini ogrenince sorum bosa cikmis oldu..
Asil konuya nasil girdik tam emin degilim. Sanirim burda mi yasiyorsunuz diye sormusumdur.
Niko 30 yasina kadar gokceada tepekoyde yasamis. Daha sonra cocuklarinin gelecegi adina yunanistana gocmeye karar vermis.
1964de niko 14/15 yaslarindayken kibris krizi patlak vermis. Aslinda olaylarin evveli var fakat 64 islerin iyice karmasiklastigi yil. Kibrista sanirim bir turk katliaminin ertesi gubu turkiyedeki gazeteler, "daha ne bekliyorsunuz imroz (gokceada) ve bozcaadanin da kibris gibi mi olmasini istiyorsunuz" mealinde mansetler atmaya basliyorlar.
O gunden sonra imrozda rumlar adina (gokceadada o zamanlar sadece rumlar yasiyormus. 7 köy olarak. Turkler sadece atanan memurlarmis) zor gunler basliyor. Mallarinin buyuk kismi istimlak ediliyor. Okullari kapatiliyor. Bilinen en buyuk rum koylerinden biri olan derekoye (tepekoyun komsusu) acik cezaevi yapiliyor ve turkiyenin muhtelif yerlerdinden mahkumlar (katl, hirsizlik vs suclulari) koye getiriliyor. Bunlar koyde serbest gezebiliyorlar. O yil koyde 6 rum olduruluyor. Tepekoyun 200 bahcesini sulayan iki cesmesinin suyu kesiliyor ve merkeze yonlendiriliyor, zayif akan bir cesme icmek icin birakiliyor.
Gokceada halki zorla tehcir edilmiyor lakin goce mecbur kilinmaya calisiliyor. Kibris olaylari devam ettikce burdaki rumlar uzerindeki baski artiyor. Kibris harekatiyla son hadde ulasiyor. Pek cok rum, dogduklari koyu terkedip yunanistana goc ediyor.
Kotu seyler yasamissiniz affedebildiniz mi diye sordum nikoya. Yine gulerek, "insanlarin sucu yok ki" dedi. "Politikacilarin hatalari bunlar." "Ben cok seyler gordum, yasadim. Darbeler ve baskalarini... pek cok hukumeti. Sana aciklikla soyleyeyim en rahat ettigimiz donem su son 10 /15 yillik donemdir." Bu gercekten boyle mi diye sordum. Evet dedi. "Davutoglu yunanistanda bizim dernegimize gelip bizimle konustu. Bizi ulkeye davet etti, donun dedi. Ama ben samimiyetine ancak istimlak edilen mallarimizin yarisini bize geri verirlerse inanacagim."
Koydeki insanlar 40/ 50 yil kadar once burdan goc etmisler. O zamandan sonra Kendi koylerine cok zor sartlarda ve cok kisa zaman dilimleri icin gelmelerine izin verilmis. Dolayisiyla burdaki (istimlak edilmemis) arazilerinin evlerinin arazilerindeki damlarinin bakimlarini yapamamislar. Evler ve damlar yikilmis. Arazilerin sinirlari kaybolmus. Gecen yillarda koyden kadastro geciyor ve bu arazilerin de %80i yine istimlak ediliyor. Niko bu kasittir dedi. "Yanlislik felan degil. Arazimin icindeki dam yikigini goruyor fakat orayi tarla olarak tapuya geciriyor. Boylece benim oraya ev yapmam engelleniyor. Ne zamanki eski hukumetler goz actirmayin mumkun oldugunca zora kosun diye olayi takip ettikleri gibi bu hukumet de elinizden geldigince kolaylastirin diye olayi takip ederlerse, istimlak edilen mallarimizin yarisi bize verilirse ancak o zaman samimiyetine inanirim hukumetin" dedi.
Peki, topraklarinizi birakip yunanistana goc ettiniz nasil karsilandiniz diye sordum. Eglenceli bir soruya cevap veriyormus gibi; "turk tohumu" dediler dedi. "Burda gavur deniliyoruz orda da turk tohumu. Kimseye yaranamiyoruz"
Okulun karsisindaki ne mutlu turkum diyene'yi sordum bu defa. Cok egleniyor gibiydi. "Her sabah andimizi bize okuturlardi dedi gulerek yine. 'turkum dogruyum caliskanim' halbuki biz turk de degildik. Caliskan da. Biz cocuktuk. Ustelik rum cocuklari"
Zamanini aldigimiz icin ozur dileyip sorularimiza cevap verdigi tesekkur ettik nikoya. Bana her seyi sorabilirsin dedi niko yine mutebessim.
Sanirim dedim size sormak istedigim cok sey var ama bunun icin uzun zaman gerekli.
Evet dedi... gunlerce konusabiliriz.
Vedalasip ayrildik.
Tekrar gokceadaya gidersek sadece ilk ismini bildigim bu hos insana ulasmanin bir yolunu arayacagim sanirim.

18 ağustos 2016

müşteri ya da misafir

3 gun candarlida bir apartta kaldik. Aslinda apart demek ne kadar dogru bilmiyorum. Ev sahipleri alt katta yasiyordu. Ust kati fazla esyalariyla dosemisler ve gunluk olarak kiraya vermisler. Bu is icin de mimar kizlari tesvik etmis onlari. Mobilyalar hep eski. Ama temiz. Fazla kalan kumaslardan perdeler masaortuleri yapilmis. Şık miydi? Pek sayilmaz. Ama sempatik sayilirdi. Aeg bir buzdolabi, kapagi siyaha boyanmis.. 1980lerin avizeleri salona kondurulmus.
Eve varinca ev sahibi; "uzaktan geldiniz hanim pişi yapti 10 dakikaya hazir olur" diye sofraya cagirdi bizi. Denize gidecegimiz gun hayatimda ilk defa sevdigim bir hamagi bize emanet etti. Agaclara kurun uyuyun diyerek. Her gorduklerinde bir eksiginiz var mi, pazara gittik lazim bi sey olursa soyleyin dediler. Ocagin yanina biraz seker biraz tuz biraz da kahve birakmislar. Kahvalti icin guneste pisirilmis recel getirdiler.
Bugun ayrilirken biz de kahvaltiya davet ettik onlari. Bol bol muhabbet ettik. Dogal yasamdan, koyden sehirden, tarihi eserlerden vs.. mutlaka kizimla tanismalisin dedi ev sahibi. Hafta sonu ziyaretine gelen kizlarini da cagirdilar tanismak icin.
Mimarmis merve ve yuksek lisansini kadin ve kent uzerine yapmis. Oyle cok konusacak sey vardi ki. Ve oyle tatliydi ki merve. Telefonlarimizi aldik birbirimizin. Istanbula gelince izmire gelince diye konustuk uzerine.
Nerdeyse biz hic gitmeyelim aksam hic olmasin modundaydik. Ayrilirken orda kaldigim gunlerde yaptigim bir magneti hatira olarak hediye ettim onlara. Belki bir daha geldigimde siyah boyali aegnin uzerinde de gorebilirim umuduyla.
Simdi gokceada ugurlu koyde baska bir aparttayiz. Dun kaldigimiz eve gore cok daha hallice bir evdeyiz. Buzdolabi daha yeni. Mobilyalar da oyle. Ev de daha buyuk. Ve Her iki eve de ayni parayi oduyoruz.
Fakat burdaki ev sahibi; "daire şu, anahtar da ustunde" deyip gitti.
Dunkuler dost biriktirmeye de niyet etmisti sanirim. Burda sadece musteriyiz.

14 ağustos 2016

gel de olma.

Rana 15 gunden fazladir kulagindan sikayetci doktor kontrolunde bi sey gorulmedi her sey normal. Ama sikayetler dinmeyince test yapildi.
Testin sonucunu doktora goturmeden evvel bir aksam kendisi de cocuk doktoru olan bir beyin baba oldugu bir eve aksam oturmasina gittik. Ben ilk kez tanisiyorum. Baba islamci. Antifeminist. Kadinin calismasina karsi. Ilim ve bilim ayrimi yapip mimarlik sosyoloji tip vs gibi ilimleri bilim olarak kodluyor. Ve kadinin bunlarla ugrasmasini gerekli bulmuyor. Neyse laf lafi acti benim 3 aylik bir sure icin calistigimi ogrendi. Hay ogrenmez olaydi. Rananin kulagindaki sorun bana patladi. :D neymis? Ben calistigim icin cocuk travma yasamis ve kulaginda problem olmadigi halde sirf ilgi cekmek icin oyle davraniyormus. Guldum gayri ihtiyari; uzerinden 3 ay gecmis 3 aylik calisma eylemimin boylesi bir travma uretme ihtimaline :))
Dun yeniden doktora bu defa sonuclarla gittik. Cocugun kulaginda sivi birikmis ve bu onu rahatsiz etmekteymis!! Cevap tamamen bilimsel ve nesnel. :D
Kendi dogrularimizi savunmak adina baskasinin hayati uzerinde yorum yapmak kibir /had bilmezlik degilse nedir?
Ve gel de feminist olma! 😂

okulsuzluğu konuşuyoruz, anarşik miyiz neyiz?


Bir iki gün önce okulsuz eğitim anneleri ya da alternatif eğitim arayışçılarıyla bir yolculuk yaptık. Okul ve okulsuzluk hakkında konuştuk. Zihnim dolu kafam karışık, dolu doluyum ve düşüncelerimi nasıl ayrıştırıp düzgün ifade edebileceğimden emin değilim. Ama deneyeceğim.
Buluşmamızda, okulsuzluğun resmi olarak onanması meselesi tartışılan konulardan biriydi. Bir diğeri de okulun ne kadar kısıtlatıcı özgürlüğü bastırıcı ve tek tipleştirici olduğu...
İkinci görüşe genel olarak katılıyorum. Mimarisinden, doğayla kopuk binalarına, Foucault’cu bakışla hapishaneye benzemesine, ihtiyaç duymadan öğretilmeye çalışılan şeylerin varlığına, gereksiz bilgi yüklemesine, müfredat denen şeyin her çocuğa enjekte edildiğinden, çocukların
ders başarısı ölçeğinde başarılı görülmesine vb. tonla eleştiriye katılıyorum. Kesinlikle çarpık bir eğitim anlayışının ortasındayız ve zaten bu bizi çıkış aramaya yöneltiyor.
Fakat bu bizim için böyle en çok. Yani çocuğuna alternatif eğitim imkânları sunabilecek, eğitim dediğimiz şeyi sorgulayabilecek, çocuğunun birey olduğunun farkında ve çocuğunun öz benliği adına bir şeyler yapma çabasında olan aileler için ve o ailelerin çocukları için durum böyle.
Hâlbuki Türkiye'de pek çok çocuk ailesine bakmak ve geçimini sağlamak için okula gönderilmiyor. Daha açık bir şekilde ifade edersem çocuğum okulda kısıtlanacak, yetenekleri körelecek ona ben daha iyisini sunabilirim düşüncesiyle değil, babası kumar oynadığı, parasını içkiye yatırdığı, ya da tembellik yapmaktan hoşlandığı için ya da kız çocukları özelinde söylersek okumak için yeterine seçkin olmadığı için, okul erkeklerin ayrıcalığı olduğu için,  vb.. sebeplerle okula gönderilmiyor.
Bu çocuklar için okul, yeteneklerin körelmesi değil evde kalmasına göre açılması demek, baskılanması değil, baskıdan kurtulması demek. Pek çok çocuk için okul şu haliyle bile ‘başka bir hayat mümkün’ demek.
Yine Türkiye'de pek çok dar gelirli ailenin çocuğu için okul, bir fırsat eşitliği sağlıyor. Sosyoloji eğitimim esnasında okuduğum makalelerden hatırımda kaldığı kadarıyla Avrupa ülkelerinde okula rağmen fırsat eşitliği söz konusu olamıyor. Baştan yönlendirmeler, gelecek hakkında erken öngörüler çocuğun tüm hayatı hakkında değişmez bir yola girmesini sağlıyor. Hâlbuki Türkiye'de köy ilkokulunda hayata atılmış çocukların üst düzey bürokrat olabildiklerini görüyoruz. Evet, okulun, özellikle, Türkiye'de okulun çok sakat yönleri olmakla birlikte tamamen her yönüyle çöpe atmak bana Türkiye gerçeklerinden habersiz olmayı gerektiriyor gibi geliyor.
Geçenlerde bir arkadaşın, bazı çocukların baba mesleklerine yönlendirilmesinin zorunlu olması gerektiğini yazdığını gördüm. Ülkeye marangoz da lazımdı boyacı da.
Ben eğitim konusundaki düşüncemde bireyi esas alıyorum sanırım. Bireysel tatmin olma duygusu ülkenin ihtiyaç listesinden önemli geliyor. Çünkü zaten sevmediği işi yapan kimsenin ülkeye de faydası yok. Dolayısıyla çocuk merkezli hareket etmeyi ve çocuğun ihtiyaç ve merakları çerçevesinde istediği alanda uzmanlaşmasına yardim etmeyi daha doğru buluyorum.
Ben ne çobanı kutsarım ne de doktoru bu anlamda. İşini iyi yapan, doğayla ve insanla uyumlu olan, mutmain ve hayata katkı sağlayan çobanı ve doktoru kutsarım.
Yani köyde çocuk, çoban olmak zorundaysa ve başka bir seçeneği yoksa bu benim için ‘Allah yardımcısı olsun’dan başka bir şey değil. Başkasının hayatı hakkında ahkâm kesemem; "Ne var yani çoban olduysa?" (Aynı düşüncem sevmediği bölümde prestiji için ya da ebeveynlerin hayallerini yaşatmak için istemeye istemeye okuyan ve meslek edinen gençler için de geçerli; “Mühendis olmuşsun beğenmiyorsun”)
Toplaşıp konuştuğumuz arkadaşlarımızın tamamı eğitim dediğimiz konuda sancı çeken insanlardı. Okulsuz anne deyince benim aklıma gelen arkadaşlarımın büyük çoğunluğu üniversite mezunu, iyi titrleri olan arkadaşlar. Yani şöyle diyebiliyorum onlardan bahsederken; mühendis, tarihçi, ilahiyatçı, öğretmen, sağlıkçı, edebiyatçı, hukukçu vs.
Okulsuz eğitimin Türkiye'de yasal hale gelmesi için yukarıdaki gibi veya benzer bir sosyal dokunun oluşması gerektiğini düşünüyorum. Açıklayayım, şöyle ki; ebeveynlerin hayatlarında eğitim konusunun birinci öncelik olduğu bir toplumda okulsuzluk daha rahat karşılanacaktır devlet tarafından bence. Açıkçası ben devlet insani olsaydım sırf iyi niyetimden, çocukların aileleri tarafından istismar edilmemesi veya ailesinin seçeneklerine mahkûm kalmaması için bile zorunlu eğitimi bugünkü Türkiye'de devam ettirmem gerektiğini düşünebilirdim. Ki üstelik ben zorunlu eğitime karşı biriyim.
Arkadaşlarla konuşurken okulun kötü insanların yetişmesine vesile olduğu söylendi. Bu önerme ispatlanabilir mi? Okulsuzluk felsefesini bu şekilde tartışmak yani tüm insanları kapsayacak şekilde tartışmak ne kadar sağlıklı, bilmiyorum. Okul son iki yüzyılın bir olgusudur. Tarihin bundan önceki dönemlerinde kötü, statükocu insanlar yok muydu? Zalimler, caniler ve katiller? Fransız devriminden sonra oluk oluk kan dökenler okullu muydu? Ya da bugün günümüzde okula gitmeyen herkes ârif mi?
Okul ve okulsuzluk meselesi benim kendim için değerlendirebileceğim bir şey bana göre. Ebeveynler olarak bizim ve çocuklarım için neyin daha iyi geleceğine bakarak değerlendirebileceğim bir şey. O yüzden tüm insanları içerecek okul/okulsuzluk yargılaması benim dışımda. Kimine okul, kimine okulsuzluk iyi gelir.
Bugün okul resmi ve mecburi. Fakat alternatif eğitim seçeneğini seçip okulsuzluğu tercih eden ailelere karşı benim bildiğim bir hapis cezası vs uygulaması pratikte yok. (devamsızlıkla ilgili kanuni yaptırım için bkz; http://mevzuat.meb.gov.tr/html/24.html ) Para cezası ise yaklaşık aylık 500 lira civarına denk geliyor ki bu da servis+yemek demek. Ödenir yani Allahın izniyle. Ve bu ceza da pratikte uygulandı mı bilmiyorum.
Ben iki kızım için de okulsuzluk sancısı çekiyorum. Ve eğer bunu gerçekleştirsem bile bugün yasal prosedür için enerji harcamayı tercih etmem. Bence bu, çocuğunun eğitimiyle bizzat ilgilenen bir ailenin ceza alması gündeme gelirse düşünüp organize olunacak bir mesele. Yani demek istediğim; sistem bana mani olmuyorsa sistemi su an kaşımaya gerek yok. Ona daha zaman var.
Konuşulan konulardan bir diğeri de alternatif okullaşmaydı. Özel okul, özel müfredat demek normalde. Ama TR'de durum böyle değil. Okulların kendilerine özel müfredatları yok. Kimse başını ağrıtmak istemiyor. Genelleyerek söyleyecek olursam; basmakalıp eğitim sistemi biraz daha cicili bicili sınıflarda, biraz daha özel hissettiren bir ortamda sunuluyor o kadar.
Garip olan su ki, alternatif eğitim amacıyla yola çıkmış pek çok okul, diğer okullarla aynılaşmış ve kapitalistleşmiş durumda. Fakat bu daima böyle olacağı anlamına gelmiyor. Nesin matematik koyu ve bbom okulları ilham verici bence. Neden denenmesin?
Okulsuzlukla ilgili benim en büyük sancım metropol bir şehirde bunu gerçekleştirmenin güçlükleri.
Sokaklardan çocukların çekildiği, bahçesiz betonlarla dolu caddelerde, doğal merakı kamçılayacak cevreden yoksun bir şekilde, metrekarelere hapsolmuş yasam şartlarında, ciddi bir toplumsal baskıya maruz olarak okulsuz eğitim beni bir kaç kez düşündürüyor.
Bence okulsuz felsefesinde olup metropolde yaşayan bizlerin en büyük handikabı yasal prosedür filan değil, çocuklarımızı besleme kaynaklarımızın yetersiz olması ve bu kaynakları çoğaltmakta sorumluluğun anne ve babaların sırtında olması.
Bu sebeple okulsuz felsefede olan ebeveynlerin birbirlerinin çocuklarına destek olması ilk ferahlatıcı çözüm gibi geliyor.
Okulun dışındaki atölyelerde, kamplarda vs.. bilginin yüzeyselliği, okul mantığının devam edişi, hoca-talebe arasında olması gereken bağın kurulamayışı (daha çok müşteri esnaf mantığı işliyor), okul dışında da kısıtlı olmamızı sağlıyor.
Hâlbuki özlediğimiz; ‘yargılamadan destek veren büyük aile’ ideasını okulsuz felsefedeki aileler gerçekleştirebilir.
Geçtiğimiz o iki günde harika insanlarla tanıştım. Bilgili ve bildiğini öğretmen havası olmadan paylaşabilecek insanlarla. Neden çocuklarımızın teyzesi amcası olmayalım? “Bu konuda takılıyoruz filanca teyze bunu iyi biliyor, şu konuda da filanca amcaya sorabilirsin” diyebilmek, unschooling anlamında güven verici olurdu.
Dolayısıyla geldiğim noktada lokasyon olarak yakın insanların birbirleriyle daha sık görüşüp dostluk oluşturması ve becerilerini çocuklarla paylaşması (buna atölye çalışması da diyebilirsiniz)  birincil ihtiyaç diye düşünüyorum.
Ve elbette kendi gelişimimiz için de benzer şekilde rutin toplantı ve çalışmalar yapılsa tadından yenmez.

Ek 1: Bu yazı grup sonrası bir iç analiz olarak yazılmıştır. Bu sebeple yazı havada hissi oluşabilir, ilk muhatapları grup arkadaşlarımdı.
Ek 2: Okulsuz eğitim nedir diye sorarsanız, bunu tartışan güzel bir facebook grubu var; https://www.facebook.com/groups/284223371785094/?fref=ts

27 eylül 2016


mevsim tam manolya çekirdeği olma zamanı

Dun okulda insani diger hayvanlardan ayiran seyin biliş'le ilgili oldugunu soyledi hoca. Yani bilissel zeka, bilinc, muhakeme, hafiza vs...
Bir ben mi sıkılıyorum boyle tanimlar duymaktan? Yani boyle esyalarimi tollayip ööğğ diye siniftan acil cikis kapisina dogru kosma istegi bir bende mi oluyor?
Neye gore kime gore yapiyoruz bu tanimlamalari diye dusunuyorum. Durdugumuz yeri merkez kabul edip diger canlilari kendimizle (disaridan yaptigimiz gozlemler arastirmalar vs ile) kiyaslayarak tanimda bulunma.
Sen hic agac oldun mu? Hic bir karga? Bir balik oldun mu? Emin misin bir bilinc durumlari olmadigindan, muhakemeleri, hafizalari, bilissel surecleri olmadigindan emin misin?
Belki tam ve mukemmel yaratilmislardir. Ve kendi ihtiyaclarina gore mukemmel bi yasam suruyorlardir da bir araba, beton bir bina, bir ufo yapmaya kabiliyetleri varken bunlarin tam bir sacmalik oldugunu dusunup kendi fitri yasamlarini degistirmeyi dusunmuyorlardir.
Evet evet biliyorum fazla uctum. Zaten demek istedigim de bu degildi. Insan kendi yapip ettiklerini merkeze alip buna bilinc muhakeme felan diyor. Halbuki teknik ilerleme hic bir mutluluk getirmiyor. Cunku bunlar birbiriyle dogrudan iliskili seyler degil. Mutlulugu getiren yine ve son kertede insanin esya ve olaylara bakis acisi oluyor.
Gunumuzde yapilan arastirmalar agaclarin kendi iclerinde iletisim icinde oldugunu, bitkilerin bile duygusunun oldugunu soyluyor. Hayvanlar uzerinde konusmak bugun bence amerikayi yeniden kesfetmek. Bu kadar kor olamayiz gercekten.
Bir bitki ve bir hayvan kendi hayati icin ihtiyac duydugu tum bilissel ozelliklere haiz. Problemlerle basetme ozelligi tam kapasite calisiyor. Eger insan denilen simarik cocuk insan yasamani mahvettigi gibi diger canlilarin yasamini da tehdit etmese mukemmel bir uyum icinde sonzua dek dunya yasami bizim basite aldigimiz canlilarla devam edebilir.
Bu kadar ciddi bir sistem tikir tikir islerken insan donup o sistemin parcalarina; bilissiz muhakemesiz yargi yapamaz hafzasiz deme curetini nasil ve neye dayanarak buluyor anlayamiyorum. Muhtemeldir ki kendini akilli muhakeme sahibi tek biricik ve yekta olarak gorme narsistik duygusunu digerlerini otekileyerek ve burdaki paylarini vermeyerek tatmin etmeye calisiyor.
5 duyu organimizla tanimaya calistigimiz kainatin pek cok sirri bize kapali. Yani biz onlara dogal olarak kapaliyiz. O bakisa o duyusa ulastiracak kadar yetkin degil duyu organlarimiz ve hatta belki bu 5 duyudan fazlasini isteyen tecrubelerin ne olduguna dair tanim yapamayacak kadar eksigiz.
Ve hala kendimizi merkeze alarak bizi insan yaparak diger canlilardan ayiran ozelligimiz bilissel yonumuz diyebiliyoruz. Hayir bunu bilmiyoruz. Bu bir varsayim.
Ama su ihtimal bana daha yakin geliyor; kim bilir belki de diger canlilar bilis seviyesi en tepe noktada dunyaya gelip hayatlari suresince kendi fitri yasamlari icin gerekli olan bilgilerle yetinmektedirler ve insanoglu kendi fitri yasamina ulasmak icin bilinc gelisimine muhtac tek varliktir?
Bence hem kendi hem diger canlilarin yasamini cehenneme ceviren biz insanlar cok da şa'pmayalim cok da matah bi sey degiliz.

1 ekşm 2016

ödev: eğitim felsefesi

eğitim bilimine giriş hocası bize bazı sorular sormuş ve kendi görüşlerimizi istemiş. asıl soru eğitim felsefemizi anlamak. gerisi hikaye. uzun zamandır kavramlar üzerinde pek düşünmüyorum çünkü anlamaya mı karmaşaya mı yardım ediyor çözemiyorum.
neyse efenim yazdım bi şeyler.. ve yazarken anladım ki; ben mebde öğretmen felan olamam. hatta hiç bi kurumda da öğretmen olamam. zaten kim öğretmen olmak istiyor ki :P
geleceğe not düşmek adına yazdıklarımı buraya da ekliim. okumak istemezseniz devam etmeyiniz :P
***
İnsanlık tarihi boyunca sanırım eğitim konusu konuşulmuştur. Bilgi ve beceri aktarımı olarak da dile getirebilen eğitim; olmalı mıdır, olmalıysa nasıl olmalıdır, kimlere ne tür eğitimler verilmelidir, hangi zamanda hangi konularda beceri kazandırılmalı, hangi vakit aralığında hangi bilgi öğretilmelidir, öğretmen nasıl olmalıdır, öğrenci nasıl olmalıdır vb.. sorular çoğaltılabilir. Benzer sorular ve farklı cevaplarla yüzyıllardan bu yana tartışılan bir konudur eğitim felsefesi. Ben burada konuyu anlamak için yukarıdaki sorular ışığında bir düşünme egzersizi yapacağım. Dolayısıyla düşüncelerimin kendim için bile net ve kesin cevaplar olduğunu iddia etmiyorum.
Öncelikle eğitim dediğimizde burada muhatap olarak insandan bahsettiğimizi hatırıma getirmeliyim çünkü muhatap olduğum varlığa olan bakışım benim eğitim felsefemi temelden etkileyecek. O halde her insanın biricik olduğunu, günümüzde hâkim paradigmanın kategorizasyon yapmamızı salık vermesine karşın her bir bireyin ayrı serencamı, süreci, sergüzeşti, yolculuğu olduğu farkındalığını hatırımda tutmalıyım. Buna şunu da eklemeliyim; yeryüzündeki tüm canlıların içinde, bir şeyleri öğrenmek konusunda en istekli doğan, yaşamını idame ettirebilmek için öğrenmek mecburiyetinde olan bununla birlikte içgüdüsel diyeceğimiz bir şekilde doğal öğrenme motivasyonuna da en ziyade haiz olan canlı insandır.
İnsan toplumsal bir varlıktır. Varlığını toplum içinde sürdürebilir. Kimse ona özel olarak bir şeyi öğretmek amacıyla bir şey yapmasa da izleyerek öğrenir. Üstelik insan sorgulayabilen bir canlıdır, cevabını bilmediği sayısız soruları vardır. Soru sormak öğrenmek için temel şartlardandır. Sorusu olmayan varlık için; cevap, öğrenmek diye bir şey söz konusu olabilir mi? Ve insan üretmek, yapılmayanı yapmak, yeni bir şeyler ortaya koymak gibi doğuştan gelen ve onu hem diğer canlılar hem diğer insanlar arasında biricikleştiren özelliklere de sahiptir.
Şu halde yukarıdaki sözlerime dayanarak diyebilirim ki; bir öğretmenin ilk yapması gereken şey, muhatabının içinde olan öğrenme isteğini yok etmemektir. Zira insan doğal akışında bile, toplumu, insanları, kendi tecrübelerini ve diğer canlıları izleyip, gözlemleyerek öğrenebilir. Şu halde eğitim/öğretim dışarıdan bir süreç olarak algılanmamalı, kişinin süreci olarak görülmeli ve ona yardımcı olmaktan başka ciddi bir fonksiyonumuz olmadığı hatırımda kalmalıdır. İnsan, hayatının devamı için gerekli olan şeyi, vakti gelince öğrenmek için çaba gösterecektir. Fiziksel, psişik, felsefik, konforu için gerekli olan zemini oluşturan doğuştan gelen öğrenme motivasyonun zedelenmemesi yeterlidir. Öğretmen öğrencisini değil belki ama öğrenci öğretmenini muhakkak bulacaktır. Bu öğretmen bir insan da olabilir, bir ağaç da, güneş ve yıldızlar ya da kitaplar, internet vs. Şüphesiz ki devam mecburiyeti, öğrenmeyi gerektiren tek okul yaşamın kendisidir.
Tüm bu kişisel yargılamaların sonucunda eğer bir öğretmen olursam yapmak isteyeceğim şeyler, muhatabım hakkında; sorularını arttırmak için yöntemler geliştirmek, cevaplarını bulabileceği konusunda güven vermek, arayışın daimi olacağını hissettirmek; yolculuk halinde olduğumuzu, yolcu olmanın güzelliğini ve soruların tek bir cevabının olmayabileceği farkındalığı kazandırmak, ilham verici olmak sanırım. Kendim hakkında ise; öğrenmenin gerçekte öğrenci dediğimiz kişinin süreci olduğunu, hazır olduğu zaman kendiliğinden öğreneceğini, benim tüm evren ve içindekilerle birlikte sadece bir eşlikçi olduğumu, ona karşı elimden geldiğince destekleyici olmakla ve sürecine saygı duymakla sorumlu olduğumu unutmamak, asla kendi sorularımı çoğaltmaktan vazgeçmemek, benim de bir yolcu olduğumu hatırımdan çıkarmamak, cevap arayışında muhatabımı yalnız bırakmamak gibi niyetlenişlerim olabilir.
Kısaca özetlemem gerekirse; insanın doğal olarak öğrenmeye mecbur ve istekli olarak yaratıldığını, yaşam sürecinin ona bir çok çözülesi problem getirdiğini, öğrenme dediğimiz sürecin daimi olduğunu, ancak gerçek ihtiyaçla birlikte öğrenimin gerçekleşeceğini, her bireyin sürecinin kendine has olduğunu, öğrenmenin öğrencinin sorumluluğu dahilinde olup öğretmenin ona ancak yardımcı olabildiğini, en iyi öğretmen diye bir şeyden bahsedeceksek; merak duygusunu geliştiren, ilham veren, çözüm bulma becerisine katkı sunan kişi olduğunu düşünmekteyim.
Dolayısıyla bana göre eğitim ve öğrenim, talip yaşadığı sürece devam eden bir süreçtir. Fakat, hoca ve talebe arasındaki eğitim süreci ise, öğrencinin istekleri doğrultusunda ilerleyen, öğretmenin tecrübeleriyle, kişisel zenginliği ile kolaylaşabilen bir yolculuktur.

4 ekim 2016

hayat bazen..

"Hayat bazen cok bok püsür kardeslerim. Insan bazen sadece cocuklari icin yasiyor. Ne inanclari ne umutlari ne de baska bir sey icin."
Dedi ve yatti. Aklina bir suru sey geldi. Biraz nefes almakta gucluk cekerek agladi. Biraz da hickirarak.
Intihar etmeyi dusundu, hazir evde kimse yokken. Bir vasiyet yazdi zihninden. Telefonunu ucak moduna alip dostlarina bu vasiyeti yollayabilirdi. Sonra telefonu kapatirdi. Nasilsa birileri tarafindan telefon acildiginda ulasmasi gerekenlere ulasirdi vasiyet.
Hayir hayir boyle seyler dusunecek kadar akli meleklerinin yerinde olmamasi gerekirdi. Zira akli basindayken intihar ederse gittigi yerdeki karsilama toreni pek istendik olmayabilirdi. Yav olmek istiyordu bu kadar basit. Sadece yok olmak. Karsilama toreni olmasa olmaz miydi? Zaten ugurlanmak da istemiyordu. Hatta öldugu an tum hafizalardan silinebilirdi, bir mahzuru yoktu. Iyi ya da kotu, guzel ya da cirkin hic bir hatira umrunda degildi. Ustelik yakilabilir, gomulebilir, kurda kusa yem de edilebilirdi. Hic sorun degildi. Bedeni ve hatiralari, bilinci ve duygulariyla su dunyaya hic gelmemis gibi olmak yeterliydi.
Yine de rahat edemedi. Vasiyetine Helallik isteyeceklerini, helallik vermeyeceklerini de yazmaya karar verdi. Ne de olsa hic bir sey hayal ettigi gibi olmuyordu. Bazilarina bir ozur borcu vardi. Ve bazilarinin sonsuza degin aci cekmesini istiyordu.
Cocuklarini dusunup biraz daha agladi. Evet simdi kalkip evdeki malzemelerle hangi sekilde intihar edebilecegini arastirabilirdi. Intihar etmek de yasamak gibi caba sarfedilmesi gereken bir seydi. Ne zahmetli. Halbuki karar vermeli ve olmaliydi. Kun fe yekun!
Intihar yontemlerini aratti. Internet cekmiyordu. (Bu satirlari yazarken evde yalniz olmadigini farketti. Intihar etmeye karar verseydi bile gerceklesmeyecekti) bir daha denedi bir daha bir daha.
Acilan sayfa: "Bilekleri kesmek; sicak su dolu bir kuvette bilegi yatay degil dikey kesmeli." Evde kuvet yok. Yeniden arat.
Acilan sayfa: 16 intihar eyleminin bilinmeyen surecleri. Birinci yontem; kurtulma sansi su, aci orani bu. Ikinci yontem; den den " "
16 yontem. Evde ilac yok. Tabanca yok. Oldurucu duzeyde gaz yok. 30 mt yukseklik nerde, deniz olsa kopru yok. Eve Tren rayi da dosetmeyi unutmuslar. Bogazini kesemez zaten. Ipte asilmak da aci verici. Kaldik mi yine bilekleri kesmeye? Bu defa kuvetsiz. Derin kesik. Dikey. Sah damara ulasilmali.
Madde 15) bilekleri kesmek: kurtulma sansi %10, aci hissi %10.
Okuduklarindan sonra telefonu eline aldi ve soyle yazdi;
"Hayat bazen cok bok püsür kardeslerim. Insan bazen ne inanclari ne umutlari ne cocuklari ve ne de baska bir sey icin yasiyor. Sadece ölurken aci cekmekten korkuyor"

onbir ekim onaltı