3 Aralık 2014 Çarşamba

anahtar

Hikayenizin ilk cümlesinde 'anahtar' kelimesi geçmeli dedi kır saçlı öğretmen. Huzursuz bir oturuşla sandalyesinde kıpırdandı gözlüklü kız. Kurallar, kaideler, sınırlar, otoriteler dedi içinden. Mutlak bilici öğretmenler, eğitim metotları, öğrenim teknikleri, ulus devletin büyük kapatışları okullar, öğretmenlerin boyu kadar gölge uzatabileceğiniz atölyeler diye söylendi yeniden. Modern bilmeler, öğrenmeler. Atölye çalışmasına katılmadan yazar olunamayan dergiler, atıfsız yayımlanamayan makaleler, özgün düşüncenin kısık nefesi.

Yeter dedi içinden bir ses, yine kendisine.  Bu, bugünün işi değil ki. Modernizm eleştirisi yaparken bir de geçmişe bak. Hangi usta, çırak olmadan işe başlamış? Loncalar, ahiler, dama atılan pabuçlar geçti gözünün önünden. Bedesten esnafı,  sadefler, inciler, dizi dizi rahleler, top top sündüsler, ipek iplikler, elmas ve yakutlarla açtılar kapıları. Gözlüklü kız gördü o dem, yemenileri işlerken iğne battı ustanın eline. Demirci terini silip devam etti işine. Kahveci çırağı, berber kalfası, bakır ustası gördü kız, hayalinde. Bir kuyumcuyu da gördü ardından, altın varaka vuruyordu. Her vuruşta İsm-i Azam’dan bir isim, sese dönüşüyordu.  Mevlana’yı gördü bu an, kollarını açmış semaya durmuştu. Hayale Mevlana ve Şems, usta ve çırak, ay ve güneş uğramıştı. Nerden nereye dedi kız, toparlandı hafifçe.

Hayır dedi sonra içindeki sese, yazmak bir zanaat değil ki belki bir sanat. Loncaları, ahileri anmak yersiz. Mekânımız bedesten değil, belki medresedir. Hayalimize uğrayıp gönlümüze esenlik veren Mevlana mesleğidir yazmak. Şems mesleğidir yazdırmak. Söylesene nasıl bir atölyedir onlarınki?
“İlk cümlesinde anahtar geçecek bir öykü yaz” mı demiştir öğreten, öğrencisine? Bugünkü konumuz gökyüzünün genişliği, insanların kardeşliği, ağacın yeşili, acının rengi, yutulmayan lokmaların nasıl yeneceği, demiş midir, sence?

İdeal yazı şu uzunluk, bu genişlik, bu beden ölçülerinde; ideal yazar şu kadar takipçi ölçeğinde, diye nasihat etmiş midir?

Sahi sence, “yaz” demiş midir? İyi bir yazar olmak için bol bol yazmak gerek, talimi unutma, elini soğutma, sonra yazı küser sana diye eklemiş midir?

Oku demiştir belki? Çok oku büyük yazarları. Hiç durmadan, nefes almadan, göğsün sıkışarak, yüreğin daralarak, göz yaşın sel olup akarak, kahramanların yerine geçip yaşayarak, analizler yaparak, altlarını çizerek, ezberleyerek, camların buğusuna öğrendiğin cümleleri yazarak oku.. demiştir belki?

Kızın gözünün önüne yine Mevlana geldi. Sağ eli yukarıda, sol eli aşağıda,  başı hafif eğilmiş sağ omzuna, sema eden. Yüzünde harfleri aradı kız. Harflerin izi çıkardı simaya. Kabartılar halinde görünürdü damarlar arasında. Bulamadı.

Nasıl yazdın ya Mevlana diye sormak istedi. Nasıl yazdın da insanlar senin su kuyundan doldurdular kovalarını? Arttı eksilmedi, taştı dökülmedi kelimelerin. Kimse sofrandan aç kalkmadı.

Sonra içine döndü, sen söyle bakalım dedi içindeki sese; “Nasıl yazar olunur?”

“Unutarak” diye cevap verdi yine kendi kendine. Bildiğin her şeyi unutarak. Hiçbir kelimeyi sahiplenmeyerek, kendinden bilmeyerek. Sağ elini açıp gökyüzüne, sol elinle insanlara vererek. Bir kuru üzüm çubuğuyum diyerek. Yazmakla yazmamayı eşit gördüğünde, hiçlikle varlığı birlediğinde; sen, sen olmaktan vaz geçtiğinde, ben dediğin şeyi o’nun denizinde erittiğinde yazar olunur ancak. Yani yazar olmayı önemsemediğinde diye ekledi, kendi cümlelerine.

Mevlana’nın yüzünde bir tebessüm mü görmüştü? Ardında Bediüzzaman mı gülümsüyordu? ayırt edemedi kız.


Kır saçlı hoca, sürenin dolduğunu kağıtların teslim edilmesini söyledi. Boş mu dolu mu olduğunu sezemediği kağıda göz gezdirdi kız. Üstünde bir Mevlevi resmi vardı sanki, elindeki anahtarla kapıları açan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder