Hikayenizin ilk
cümlesinde 'anahtar' kelimesi geçmeli dedi kır saçlı öğretmen. Huzursuz bir
oturuşla sandalyesinde kıpırdandı gözlüklü kız. Kurallar, kaideler, sınırlar,
otoriteler dedi içinden. Mutlak bilici öğretmenler, eğitim metotları, öğrenim
teknikleri, ulus devletin büyük kapatışları okullar, öğretmenlerin boyu kadar
gölge uzatabileceğiniz atölyeler diye söylendi yeniden. Modern bilmeler,
öğrenmeler. Atölye çalışmasına katılmadan yazar olunamayan dergiler, atıfsız yayımlanamayan
makaleler, özgün düşüncenin kısık nefesi.
Yeter dedi
içinden bir ses, yine kendisine. Bu,
bugünün işi değil ki. Modernizm eleştirisi yaparken bir de geçmişe bak. Hangi usta,
çırak olmadan işe başlamış? Loncalar, ahiler, dama atılan pabuçlar geçti
gözünün önünden. Bedesten esnafı, sadefler,
inciler, dizi dizi rahleler, top top sündüsler, ipek iplikler, elmas ve yakutlarla
açtılar kapıları. Gözlüklü kız gördü o dem, yemenileri işlerken iğne battı
ustanın eline. Demirci terini silip devam etti işine. Kahveci çırağı, berber
kalfası, bakır ustası gördü kız, hayalinde. Bir kuyumcuyu da gördü ardından,
altın varaka vuruyordu. Her vuruşta İsm-i Azam’dan bir isim, sese dönüşüyordu. Mevlana’yı gördü bu an, kollarını açmış semaya
durmuştu. Hayale Mevlana ve Şems, usta ve çırak, ay ve güneş uğramıştı. Nerden nereye
dedi kız, toparlandı hafifçe.
Hayır dedi sonra
içindeki sese, yazmak bir zanaat değil ki belki bir sanat. Loncaları, ahileri
anmak yersiz. Mekânımız bedesten değil, belki medresedir. Hayalimize uğrayıp
gönlümüze esenlik veren Mevlana mesleğidir yazmak. Şems mesleğidir yazdırmak. Söylesene
nasıl bir atölyedir onlarınki?
“İlk cümlesinde
anahtar geçecek bir öykü yaz” mı demiştir öğreten, öğrencisine? Bugünkü konumuz
gökyüzünün genişliği, insanların kardeşliği, ağacın yeşili, acının rengi,
yutulmayan lokmaların nasıl yeneceği, demiş midir, sence?
İdeal yazı şu
uzunluk, bu genişlik, bu beden ölçülerinde; ideal yazar şu kadar takipçi
ölçeğinde, diye nasihat etmiş midir?
Sahi sence, “yaz”
demiş midir? İyi bir yazar olmak için bol bol yazmak gerek, talimi unutma,
elini soğutma, sonra yazı küser sana diye eklemiş midir?
Oku demiştir
belki? Çok oku büyük yazarları. Hiç durmadan, nefes almadan, göğsün sıkışarak,
yüreğin daralarak, göz yaşın sel olup akarak, kahramanların yerine geçip
yaşayarak, analizler yaparak, altlarını çizerek, ezberleyerek, camların buğusuna
öğrendiğin cümleleri yazarak oku.. demiştir belki?
Kızın gözünün
önüne yine Mevlana geldi. Sağ eli yukarıda, sol eli aşağıda, başı hafif eğilmiş sağ omzuna, sema eden. Yüzünde
harfleri aradı kız. Harflerin izi çıkardı simaya. Kabartılar halinde görünürdü
damarlar arasında. Bulamadı.
Nasıl yazdın ya
Mevlana diye sormak istedi. Nasıl yazdın da insanlar senin su kuyundan
doldurdular kovalarını? Arttı eksilmedi, taştı dökülmedi kelimelerin. Kimse sofrandan
aç kalkmadı.
Sonra içine
döndü, sen söyle bakalım dedi içindeki sese; “Nasıl yazar olunur?”
“Unutarak” diye
cevap verdi yine kendi kendine. Bildiğin her şeyi unutarak. Hiçbir kelimeyi
sahiplenmeyerek, kendinden bilmeyerek. Sağ elini açıp gökyüzüne, sol elinle
insanlara vererek. Bir kuru üzüm çubuğuyum diyerek. Yazmakla yazmamayı eşit
gördüğünde, hiçlikle varlığı birlediğinde; sen, sen olmaktan vaz geçtiğinde,
ben dediğin şeyi o’nun denizinde erittiğinde yazar olunur ancak. Yani yazar
olmayı önemsemediğinde diye ekledi, kendi cümlelerine.
Mevlana’nın
yüzünde bir tebessüm mü görmüştü? Ardında Bediüzzaman mı gülümsüyordu? ayırt
edemedi kız.
Kır saçlı hoca,
sürenin dolduğunu kağıtların teslim edilmesini söyledi. Boş mu dolu mu olduğunu
sezemediği kağıda göz gezdirdi kız. Üstünde bir Mevlevi resmi vardı sanki,
elindeki anahtarla kapıları açan.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder