16 Aralık 2014 Salı

Ben de yapacagim.

Bazi meselelerin neden'ini anlayabiliyorum. Nasil'ini anlayamiyorum.

Neden guluyor'lara cevap cok belki. Ama nasil gulebiliyor.. cevabi bir bilsem..


Posted via Blogaway

12 Aralık 2014 Cuma

Virgul.

Belki de bir acelya almaliyim kendime.. neden belki de dediysem. Almaliyim elbette. Bir cerceve.. sulu boya portrem icin.

Kitapligi duzenlemeliyim. Ayiklamali ve bazilarini kaldirmali. Romanlara yer acmali. En azindan bir sureligine.

Zihnimdeki ivir zivir dolu kovayi geri donusume yollamaliyim. Donusmeliyim. Donusturmeli.

Orwell okumali. Ama zamani simdi mi bilmiyorum. Alatli bahseder bahsetmez.

Bosver. Istedigini yap. Kim ne derse desin.

Kizaga cek kendini, sessize al tum bildirimleri. Ve geri don sonra. Kendine. Kitaba. Yasama..


Posted via Blogaway

10 Aralık 2014 Çarşamba

Önsöz denemesi

Yeryüzünde insanlardan başka hangi tür, hayatın anlamı üzerine kafa yormaktadır acaba. Ve biz âdemoğulları, havvakızlarından başka hangi türün bireyleri birbirlerinden bu kadar farklı düşünüş, duygulanım, eylem farklılıklarına sahiptir.

Birbirimizden parmak izlerimiz kadar farklıyız neredeyse.. Kimimiz müzikte, kimimiz edebiyatta, kimimiz resimde, kimimiz geometri, astronomi, fizik bilimde, kimimiz bedensel islerde iyiyiz. Her bir ana uğraşın altında binlerce farklı fraksiyona yönelebiliyor ilgilerimiz.

Kadın ve erkeğiz. İçe kapanık veya dışa dönük. Kimimiz güzel konuşur, kimimiz güzel yazar; kimimiz derviş, kimimiz de aksiyoner..

Tüm bu ayrılıklarımız bir bütünün parçası olabileceğimiz mükemmellikte bir ahenge dönüşebilir veya kaosun içinde bizi yok edebilir.

Her bir meyil ve eğilim bizim anlam anlayışımızın tezahürü belki de. Ölüm gerçeğinin, sonun varlığının farkında olan insan için hayatı anlamlandırma çabası belki de. Bizi diğer mevcutlardan; kuştan, böcekten, ağaran tan yerinden ayıran, sancılı bir farkındalık durumu.

Sosyoloji de benim anlam arayışımın bir parçası.

Çok severek sadece bir yıl okuyabildiğim sosyoloji tahsilime, bir takım yasaklar sebebiyle ara vermiştim. Hayatı anlamlandırdığım değerlerime uygulanan yasaklar, diğer bir anlamlı eylemime veda etmemi gerektirmişti.

2008 yılında gündeme gelen aftan, yasakların hafiflemesi sebebiyle faydalanıp tekrar döndüğümde aradaki 10 yılı kısa sürede kapatma isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Bir tür vecd halinde derslerimi dinlediğimi hatırlıyorum.

Okulu bitirdiğimde iki çocuk annesi ve sosyoloji mezunu bir kadındım. Sosyoloji girdiği bünyeyi ölene dek teshir altında bırakıyor kanaatimce. Ne yapıp etmeli ve eğitimime devam etmeliydim.

İlk büyük zorluğu, ALES ve dil sınavlarını hedefime ulaşmak için aşmam gereken engeller olarak gördüğümde yaşadım. En son 14 yıl önce gördüğüm matematik derslerine geri dönmem gerekiyordu. Bu hemen hazmetmem zor bir engeldi. Mühendislik fakültesi kökenli biri benim şu yaşta onca yıl aradan sonra alamayacağım 99 puanı alarak pekâlâ benim önüme geçebilirdi. Sosyoloji lisans eğitiminde ve yeterliliğinde ne kadar iyi olduğumun burada önemi pek kalmıyordu.

Tüm iç çatışmalara rağmen aştığım bu ilk engelden sonra Yüksek Lisans eğitimine başlamıştım. Ders dönemi, kitaplar, okumalar.. Dünya bir Mevlevi gibi dönüyordu. Huzurlu, heyecanlı ve mutlu hissediyordum. Kendini gerçekleştirmek dedikleri bu olsa gerekti..

Fakat ufak ufak başlayan yeni sorgulamalar tez döneminde beni tezden uzaklaştıracak kadar etkili olmaya başlayacaktı.

Yüksek Lisans tez dönemine başladığımda genel hayat döngüsüne göre Doktoramı çoktan bitirmiş olmam gereken yaştaydım.

Ve yine içinde bulunduğum yaş hayatımı sorguladığım dönemin kapılarını açmıştı. Bana ihtiyacı olan küçük yaşta iki kız çocuğu annesiydim, ev-çocuk-aile-çevre sorumluluklarına sahiptim. Eşimin işsiz kaldığı bu aralıkta mevcut yardım olanaklarından tamamıyla mahrum kalmıştım. Tez-canlılığıma karşılık aksayan tez süresi, başka sorumluluklarımın da varlığı, tezden uzaklaşmama sebep oluyordu. Üstelik yıllardan bu yana yazı yazan ben için akademik üslupla uzun bir yazı yazmak için üslubumdan feragat edip bu yeni lisani kullanabilmek gerekiyordu. Büyük özverilerle tezi bitirdiğim taktirde karşımda yeniden ALES ve dil sınavlarını bulacaktım. Şairin yolun yarısı eder dediği 35 yaşımı geride bırakmıştım. Bu yaşta bu fedakârlığa değer miydi?

Çalışması çok keyifli ve eğlenceli olan tezim değil ama yaşadığım süreç oldukça zorluyordu. Çoğu kez bırakmak istedim. Tezdeki eksiklikler süreçteki tıkanıklıklardan kaynaklanmaktadır.
Bu sebeple bu önsöz bu kadar zorlandığım zamanlarda bana desteklerini esirgemeyen, ben benden ümit kestiğim zamanlarda benden ümit kesmeyen ve sosyoloji eğitimini bana sevdiren güzel insanlara bir ithaf ve teşekkürdür.

Öncelikle lisans eğitiminde hem bilgi hem hayata bakışlarıyla beni kendilerine hayran bırakan Yasin Aktay, Mustafa Aydin, Koksal Alver, Ertan Özensel, Ramazan Yelken, Abdullah Topçuoğlu hocalarıma sonsuz teşekkür ederim.

Daha sonra tez sürecinde her türlü yardımı asla esirgemeyen, son derece özveri ile tezimle ilgilenen danışman hocalarım saygıdeğer Mahmut Akın ve Mehmet Ali Aydemir'e sadece şükranlarımı değil minnetimi de sunuyorum.

Manevi desteği ile beni sorgulama sürecimde yalnız bırakmayan sevgili Şenay Çetin..

En büyük destekçim değerli eşim Ahmet, kendilerine ayırmam gereken zamanı tezimle paylaşan sevgili kızlarım Mehlika ve Rana..

Onların destekleri olmasaydı tezim ortaya çıkamazdı.

Hayatı anlamlandırma sürecimde bana yol gösteren tüm insanlara.. Âdemoğulları ve Havvakızlarına müteşekkirim.

3 Aralık 2014 Çarşamba

anahtar

Hikayenizin ilk cümlesinde 'anahtar' kelimesi geçmeli dedi kır saçlı öğretmen. Huzursuz bir oturuşla sandalyesinde kıpırdandı gözlüklü kız. Kurallar, kaideler, sınırlar, otoriteler dedi içinden. Mutlak bilici öğretmenler, eğitim metotları, öğrenim teknikleri, ulus devletin büyük kapatışları okullar, öğretmenlerin boyu kadar gölge uzatabileceğiniz atölyeler diye söylendi yeniden. Modern bilmeler, öğrenmeler. Atölye çalışmasına katılmadan yazar olunamayan dergiler, atıfsız yayımlanamayan makaleler, özgün düşüncenin kısık nefesi.

Yeter dedi içinden bir ses, yine kendisine.  Bu, bugünün işi değil ki. Modernizm eleştirisi yaparken bir de geçmişe bak. Hangi usta, çırak olmadan işe başlamış? Loncalar, ahiler, dama atılan pabuçlar geçti gözünün önünden. Bedesten esnafı,  sadefler, inciler, dizi dizi rahleler, top top sündüsler, ipek iplikler, elmas ve yakutlarla açtılar kapıları. Gözlüklü kız gördü o dem, yemenileri işlerken iğne battı ustanın eline. Demirci terini silip devam etti işine. Kahveci çırağı, berber kalfası, bakır ustası gördü kız, hayalinde. Bir kuyumcuyu da gördü ardından, altın varaka vuruyordu. Her vuruşta İsm-i Azam’dan bir isim, sese dönüşüyordu.  Mevlana’yı gördü bu an, kollarını açmış semaya durmuştu. Hayale Mevlana ve Şems, usta ve çırak, ay ve güneş uğramıştı. Nerden nereye dedi kız, toparlandı hafifçe.

Hayır dedi sonra içindeki sese, yazmak bir zanaat değil ki belki bir sanat. Loncaları, ahileri anmak yersiz. Mekânımız bedesten değil, belki medresedir. Hayalimize uğrayıp gönlümüze esenlik veren Mevlana mesleğidir yazmak. Şems mesleğidir yazdırmak. Söylesene nasıl bir atölyedir onlarınki?
“İlk cümlesinde anahtar geçecek bir öykü yaz” mı demiştir öğreten, öğrencisine? Bugünkü konumuz gökyüzünün genişliği, insanların kardeşliği, ağacın yeşili, acının rengi, yutulmayan lokmaların nasıl yeneceği, demiş midir, sence?

İdeal yazı şu uzunluk, bu genişlik, bu beden ölçülerinde; ideal yazar şu kadar takipçi ölçeğinde, diye nasihat etmiş midir?

Sahi sence, “yaz” demiş midir? İyi bir yazar olmak için bol bol yazmak gerek, talimi unutma, elini soğutma, sonra yazı küser sana diye eklemiş midir?

Oku demiştir belki? Çok oku büyük yazarları. Hiç durmadan, nefes almadan, göğsün sıkışarak, yüreğin daralarak, göz yaşın sel olup akarak, kahramanların yerine geçip yaşayarak, analizler yaparak, altlarını çizerek, ezberleyerek, camların buğusuna öğrendiğin cümleleri yazarak oku.. demiştir belki?

Kızın gözünün önüne yine Mevlana geldi. Sağ eli yukarıda, sol eli aşağıda,  başı hafif eğilmiş sağ omzuna, sema eden. Yüzünde harfleri aradı kız. Harflerin izi çıkardı simaya. Kabartılar halinde görünürdü damarlar arasında. Bulamadı.

Nasıl yazdın ya Mevlana diye sormak istedi. Nasıl yazdın da insanlar senin su kuyundan doldurdular kovalarını? Arttı eksilmedi, taştı dökülmedi kelimelerin. Kimse sofrandan aç kalkmadı.

Sonra içine döndü, sen söyle bakalım dedi içindeki sese; “Nasıl yazar olunur?”

“Unutarak” diye cevap verdi yine kendi kendine. Bildiğin her şeyi unutarak. Hiçbir kelimeyi sahiplenmeyerek, kendinden bilmeyerek. Sağ elini açıp gökyüzüne, sol elinle insanlara vererek. Bir kuru üzüm çubuğuyum diyerek. Yazmakla yazmamayı eşit gördüğünde, hiçlikle varlığı birlediğinde; sen, sen olmaktan vaz geçtiğinde, ben dediğin şeyi o’nun denizinde erittiğinde yazar olunur ancak. Yani yazar olmayı önemsemediğinde diye ekledi, kendi cümlelerine.

Mevlana’nın yüzünde bir tebessüm mü görmüştü? Ardında Bediüzzaman mı gülümsüyordu? ayırt edemedi kız.


Kır saçlı hoca, sürenin dolduğunu kağıtların teslim edilmesini söyledi. Boş mu dolu mu olduğunu sezemediği kağıda göz gezdirdi kız. Üstünde bir Mevlevi resmi vardı sanki, elindeki anahtarla kapıları açan.

2 Aralık 2014 Salı

Düş'le

Anne kuş yavruyu bırakır yükseklerden.. Uç diye. Uçmazsa düşer. Taşınır tekrar yuvaya, tekrar bırakılır. Ta ki uçana kadar.

Hepimiz yüksekten bırakılan yavrular gibiyiz. Anneler değişir. Tâlim devam eder. Yukarıya çıkarılır boşluğa bırakılırız. Ve bu kanatlarımızı açana kadar devam eder.

Bazılarımız ilk düşüşümüzden sonra bizi yukarıya tekrar çıkaran kişiye âşık oluruz. Henüz kendi başımıza bunu yapabileceğimizi bilmeden, yukarıda hissetmeyi yanımızdakinden biliriz. Bir süre sonra büyük bir acıyla yeniden yere kapaklanmışızdır. Düşerken şaşkınlığı bir kenara atıp kanat açmaya odaklanamadıysak..

Bu ikinci düşüşten sonra öfke duyarız bizi yere bırakana. "Madem aşağı bırakacaktı neden şahikasına çıkardı hayatin?" deriz. Neden ayağımı yerden kesti?

Öfke yerini güvensizliğe bırakır. Kimseye güvenmek, yeni bir ilişkiye başlamak istemeyiz. Hala uçmak için başka birine muhtaç olmadığımızı bilmediğimizden kendimize de güvenemeyiz üstelik, kendi yükseklerimizden habersiz yaşarız.

Bazılarımız, bu döngünün bir şey anlatmaya çalıştığını kavrar. Öğrenmemiz gereken bir şey olduğunu. Ve bunun "diğerleriyle" değil bizzat "kendimizle" ilgili bir keşif olduğunu fark eder. İşte o zaman can havliyle ve biraz da ne yaptığını tam bilmeden çırpar kanatlarını. Acemi denemelerdir bunlar. Ama düşüşün hızını yavaşlatır. Süzülmeyi hissederiz. Yine de bir umuttur. Biraz daha fazla gayretle biraz daha fazla idrak ederek yaptığımız şeyi,  tekrarlarız kanat çırpmayı. Hayatta kalmanın tek yoludur şimdilik uçmak.

Bundan sonra tekrar yükseğe çıktığımızda ve tekrar düştüğümüzde bunun adi düşmek olmayacaktır. Bu, kendi zirvelerin için kanatlanmaktır.

Artık istediğimiz burca konabilir, istediğimiz kuşla uçabilirizdir. Başkalarına güvensizlik, kendine güvenmek çizgisinde yitip gitmiştir.

Korkmayız artık göç etmekten, zirveler ürkütücü değildir. Kimse bizi bir yere taşımaz ya da çıkarmaz artık. Biz eşlik eden ve edilen kişiyizdir.

Seyredilecek yarlar, üstünden geçilecek okyanuslar, saklanılacak yalnızlıklar bizimdir.

Öyleyse uç!

Küsme, pes etme ve her düşüşün bir düşe kaynaklık edeceğini unutma..

Uç.. Kanatların yoruluncaya, nefesin kesilinceye kadar.. Gayret et.. Kendin olmak için.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Sevgili gunluk

Bugun, "ogretim uyelerine aittir" yazisini okumadan bir masada oturup yemek yedim. Bir kisi de gelip uyarmadi. Nazik insanlar.

Bir defasinda selcuk universitesinde yine boyle bir masaya oturmustum kantinde. Tabi onun ustunde rezerve felan da yazmiyordu. Megersem ezelden rezerveymis ulkucu genclere.

Karnim burnumda (bebek bekliyordum), hatta belki canim burnumda bir halde ekmek arasi bir seylerle ayran almistim. Baktim koca kantinde bir bu masa bos. Gittim saf saf oturdum.

Yemege yeni baslamistim ki bir genc geldi yanima. Burdan kalkmalisiniz dedi. Neden dedim ayni saflikla. Cunku burasi bizim dedi. Sizin olduguna dair bir isaret veya belge goremiyorum dedim. Burasi erol gungor tarafindan bize tahsis edildi bizden baska kimse oturamaz dedi delikanli.

Erol gungor sosyoloji menseli, milliyetci bir hoca olarak bu olaydan yillar evvel selcukta rektorluk yapmisti. Durumu anladim fakat anlamamazliktan geldim. Delikanli burasi ulkuculerindir diyordu.

Ben de; erol gungor sizin hocaniz oldugu kadar bizim de hocamiz dedim ona, sosyoloji ogrencisi oldugum gercegine dayanarak.

Siz kacinci sinifsiniz dedi bana çöm oldugum icin durumu bilmedigimi dusunerek. Ucuncu sinifim dedim.

Bu defa daha aciklikla konustu adam. Burasi milliyetci muhafazakar genclere tahsis edilmis bir masadir. Bizden baska kimse oturamaz lutfen kalkin dedi.

Eger oyleyse, gercekten muhafazakar milliyetci iseniz, hamile bir bayana, kantin bu kadar doluyken burdan kalk demek yerine sizin davet etmeniz, size daha yakismaz miydi dedim.

Ben oldukca sakin konusurken genc ofkeden kipkirmizi olmustu. En sonunda olayi dinleyen bir arkadasi tamam hanimefendi deyip arkadasini kantinden cikardi.

Onlarin cikmasiyla basima kocaman bir grup insan toplanmisti. Ben ne yapmistim da o masadan kalkmamayi basarmistim? Onlara ne demistim? Buraya oturan herkesi yakapaca kaldiriyorlardi. Buyuk tartismalar kavgalar oluyordu. Ve bana kimse dokunmamis, ben kalkmamistim. onlar da cekip gitmislerdi. Meger herkes bizi dinlemisti de ben hic farketmemistim.

Birden bir kahramana donusmustum. :)

Ve ben az once ustunde acik acik "ogretim uyelerine aittir" yazan bir masaya yanlislikla oturup yemek yedigim halde kimse ses etmedi. Gorevliler bile..

Insan var insan var demek..

Posted via Blogaway


Posted via Blogaway