geze geze, geçe geçe gelmişlerdi buraya da. geçilmeyenleri taşıyarak getirmişti yanında. bir kürt köyünde kürt bir aileye misafir olacaklardı.. akrabalardan bir akraba. uzak sayılır. saysan yedi göbek belki. saymasan yanıbaşında buluverirsin; insan.
insanlardan bir avuç insana, bir avuç insan olarak katılıverdiler. loş bir oda.. güleç insanlar. tebessümler, hoşâmediler.. kadınlar ve erkekler. kucaklaşmalar hal hatır sormalar. köşedeki kocakadının elini öpmeler, kürtçe sorulan sorulara tebessüm ederek cevap vermeler, anlayamamalar, anlatamamalar..
gelen ve kendinden gidemeyen kadın içi pırpır, yorgun ve hasta, çaresiz hissederek eşlik etmede gruba. kocakadın köşede kırış kırış elleri ve yüzleri ile içinden geçen ırmakları toplayıp eteğine bağdaş kurmakta.. beyaz tülbenti, tecrübelerin harita harita yol tuttuğu yüzünü çevrelerken, gelen misafirlere tek tek uğrayan bakışları ile kalplerini bir bir açıp kapatmada..
ev ahalisine katılan misafirler nasılsın diye sordular tek tek, kök salmış bir ağaç gibi köşede oturan kocakadına. sorular kürtçeye çevrildi. kürtçe cevaplar türkçeye.. kocakadın gelen ahalinin içinden bir kadını çağırdı yanına. gel dedi yanıma. çağrılan geldi yanına. kocakadın baktı gözlerine, baktığı gözler titredi. tuttu ellerini, tuttuğu el terledi. sonra kendi elini koydu misafirinin başına. kor ateşe zemzem dokunuşu gibi dokundu. nâr mıydı, nâr-ı beyza mıydı alın? adeta çatlayacak.. biraz daha uzun tutsa karşısında, şakaklarından kan sızacak. "hastasın sen?" diye sordu kürtçe düşünüp türkçe söyleyerek. biraz şefkat biraz üzüntü gizlenmişti sesine.
evet hastaydı gelen.. yaşadıklarından.. yaşananlar geçmiş, tesiri geçmemişti. her bir pınardan şifa diye içmiş, sıhhat bulurum diye köy köy gezmiş, belki umuttur deyip gitmediği doktor kalmamıştı. ama şu akşam örtüsü bu beldenin üstünü henüz örtmemiş olduğu vakte kadar ne şifaya ne şifacıya rastlamıştı. ümitsizlikle ümit sınırında salınıp duruyordu. kimseye derdini söylemiyor, halinden haber vermiyordu.
allah hakimdir diyordu, dağda bir koyun olsam ya baytar ya bir şifalı ot gönderecek. illa gönderecek.. vakit sabır vaktidir.
tam da böyle bir zamanda kocakadın gözlerine bakmıştı. bir buğu akmamak için hızlıca geçip gitmişti gözbebeklerinden.. kocakadın ellerini tutmuştu, alnına dokunmuştu. bu el yed-i beyza mıydı? allahım bu ele kendini bıraksaydı. kocakadın nerden ve nasıl anlamıştı da hasta mısın diye sormuştu? şimdi işte gözyaşlarını durduramıyordu. birbiri ardısıra eklenen yaşlardan gözleri kapanmıştı. başını evet anlamında salladı. konuşsa sanki hıçkırıkları köyü saracaktı. sanki kuzularıyla birlikte ağıllar, meskünuyla haneler, cemaatiyle camiler sarsılacaktı.
kocakadın herkesi dışarı çıkardı. dizlerine yatırdı hastasını. kocakadının eteklerindeki ırmak yatağına akıttı hasta kadın gözyaşı pınarlarını. oy oğlak dedi yaşlı kadın.. hastasın sen.. hastayım ben dedi içinden sabırlı kadın.. evet hastayım ben.. yaşlı kadın sırtını sıvazladı oğlağının. kalbinde kıyametler kopan kadın, sırtından kalbine uzanan bir el hissetti. yaşlı kadının dudakları duaya durdu. hasta kadın düşünmeyi unuttu. kocakadın okudu, genç fidan ağladı. kocakadın okudu, genç fidan duruldu. kocakadın okudu.. genç kadın harflerin, ayetlerin, surelerin; bedenine, kalbine, zihnine girişini seyretti. girdikleri yerlerdeki hüznü, kederi, korku ve endişeyi birbir azad edişlerini izledi. kocakadın sustu. genç kadın sustu. ağlamayı unuttu. doğruldu yattığı yerden, şifacının karşısında oturdu. kuru elleriyle diğerinin yüzünü sıvazladı biri, yüzündeki gözyaşını kuruttu öteki. allah şafi dedi beriki, amin dedi öteki. biri gitti, başkası geldi, diğeri çoktan gittiği için getirmesini bildi.
akşam, köyün üstünü örttü.. oğlakların ve tekelerin, toprağa gömülü kilerlerin, anne sütü emen bebelerin.. akşam üstünü örttü bilcümle seslerin.
ve geçtiler tekrar gelenler, daha evvel geçtikleri yerlerden.. kendinden geçebilen kadın için ne gece, geceydi artık; ne yokuş, yokuş; ne derbent, derbent.. ne kocakadın herhangi bir kadın..
az önce dışarıda batan güneş içinde tulu' etmiş, virajlar düzleşmiş, zorluklar asan olmuştu. bir ben uçurup kendinden başka bir varlığın gölgesinde mesken tutmuştu..
gelip de dönenler aynı kişiler değildiler artık. mevsim değişmiş, yol başkalaşmış, göz başkalaşmış. hal başkalaşmış..
insanlardan bir avuç insana, bir avuç insan olarak katılıverdiler. loş bir oda.. güleç insanlar. tebessümler, hoşâmediler.. kadınlar ve erkekler. kucaklaşmalar hal hatır sormalar. köşedeki kocakadının elini öpmeler, kürtçe sorulan sorulara tebessüm ederek cevap vermeler, anlayamamalar, anlatamamalar..
gelen ve kendinden gidemeyen kadın içi pırpır, yorgun ve hasta, çaresiz hissederek eşlik etmede gruba. kocakadın köşede kırış kırış elleri ve yüzleri ile içinden geçen ırmakları toplayıp eteğine bağdaş kurmakta.. beyaz tülbenti, tecrübelerin harita harita yol tuttuğu yüzünü çevrelerken, gelen misafirlere tek tek uğrayan bakışları ile kalplerini bir bir açıp kapatmada..
ev ahalisine katılan misafirler nasılsın diye sordular tek tek, kök salmış bir ağaç gibi köşede oturan kocakadına. sorular kürtçeye çevrildi. kürtçe cevaplar türkçeye.. kocakadın gelen ahalinin içinden bir kadını çağırdı yanına. gel dedi yanıma. çağrılan geldi yanına. kocakadın baktı gözlerine, baktığı gözler titredi. tuttu ellerini, tuttuğu el terledi. sonra kendi elini koydu misafirinin başına. kor ateşe zemzem dokunuşu gibi dokundu. nâr mıydı, nâr-ı beyza mıydı alın? adeta çatlayacak.. biraz daha uzun tutsa karşısında, şakaklarından kan sızacak. "hastasın sen?" diye sordu kürtçe düşünüp türkçe söyleyerek. biraz şefkat biraz üzüntü gizlenmişti sesine.
evet hastaydı gelen.. yaşadıklarından.. yaşananlar geçmiş, tesiri geçmemişti. her bir pınardan şifa diye içmiş, sıhhat bulurum diye köy köy gezmiş, belki umuttur deyip gitmediği doktor kalmamıştı. ama şu akşam örtüsü bu beldenin üstünü henüz örtmemiş olduğu vakte kadar ne şifaya ne şifacıya rastlamıştı. ümitsizlikle ümit sınırında salınıp duruyordu. kimseye derdini söylemiyor, halinden haber vermiyordu.
allah hakimdir diyordu, dağda bir koyun olsam ya baytar ya bir şifalı ot gönderecek. illa gönderecek.. vakit sabır vaktidir.
tam da böyle bir zamanda kocakadın gözlerine bakmıştı. bir buğu akmamak için hızlıca geçip gitmişti gözbebeklerinden.. kocakadın ellerini tutmuştu, alnına dokunmuştu. bu el yed-i beyza mıydı? allahım bu ele kendini bıraksaydı. kocakadın nerden ve nasıl anlamıştı da hasta mısın diye sormuştu? şimdi işte gözyaşlarını durduramıyordu. birbiri ardısıra eklenen yaşlardan gözleri kapanmıştı. başını evet anlamında salladı. konuşsa sanki hıçkırıkları köyü saracaktı. sanki kuzularıyla birlikte ağıllar, meskünuyla haneler, cemaatiyle camiler sarsılacaktı.
kocakadın herkesi dışarı çıkardı. dizlerine yatırdı hastasını. kocakadının eteklerindeki ırmak yatağına akıttı hasta kadın gözyaşı pınarlarını. oy oğlak dedi yaşlı kadın.. hastasın sen.. hastayım ben dedi içinden sabırlı kadın.. evet hastayım ben.. yaşlı kadın sırtını sıvazladı oğlağının. kalbinde kıyametler kopan kadın, sırtından kalbine uzanan bir el hissetti. yaşlı kadının dudakları duaya durdu. hasta kadın düşünmeyi unuttu. kocakadın okudu, genç fidan ağladı. kocakadın okudu, genç fidan duruldu. kocakadın okudu.. genç kadın harflerin, ayetlerin, surelerin; bedenine, kalbine, zihnine girişini seyretti. girdikleri yerlerdeki hüznü, kederi, korku ve endişeyi birbir azad edişlerini izledi. kocakadın sustu. genç kadın sustu. ağlamayı unuttu. doğruldu yattığı yerden, şifacının karşısında oturdu. kuru elleriyle diğerinin yüzünü sıvazladı biri, yüzündeki gözyaşını kuruttu öteki. allah şafi dedi beriki, amin dedi öteki. biri gitti, başkası geldi, diğeri çoktan gittiği için getirmesini bildi.
akşam, köyün üstünü örttü.. oğlakların ve tekelerin, toprağa gömülü kilerlerin, anne sütü emen bebelerin.. akşam üstünü örttü bilcümle seslerin.
ve geçtiler tekrar gelenler, daha evvel geçtikleri yerlerden.. kendinden geçebilen kadın için ne gece, geceydi artık; ne yokuş, yokuş; ne derbent, derbent.. ne kocakadın herhangi bir kadın..
az önce dışarıda batan güneş içinde tulu' etmiş, virajlar düzleşmiş, zorluklar asan olmuştu. bir ben uçurup kendinden başka bir varlığın gölgesinde mesken tutmuştu..
gelip de dönenler aynı kişiler değildiler artık. mevsim değişmiş, yol başkalaşmış, göz başkalaşmış. hal başkalaşmış..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder