11 Haziran 2014 Çarşamba

huda hakim.. huda hafiz..

akşam olmamıştı henüz. patikalardan, derbentlerden, yokuş ve inişlerden geçerek gelmişlerdi buraya. hiç bir yere gitmek, gittiği yere gelmiş olmak istediği felan yoktu aslında. eşinin ve arkadaşlarının peşine ekleyip kendini, ardları sıra geziyordu gezdikleri yerleri. mümkün olsa kaçmaktı istediği. kendinden kaçmak. bir türlü dindiremediği huzursuzluğundan, içinde tutuşup her yeri yakan o ateşten kaçmak. ama şu an buraya geldikleri gibi geliyorlardı bir yerlere ne zamandır. çorak topraklardan, çobanların, köpeklerin, sürülerin yanından geçerek, bulutsuz gökyüzünde nokta nokta kartalları seyredip geliyorlardı. bir gün başka bir şehre, başka bir gün  bir başka kente uğrayıp, eşe dosta selam verip, diz çöküp bağdaş kurup sofralarında kaşık sallayıp, gönüllere seke seke ulaşıp gidiyorlardı.

geze geze, geçe geçe gelmişlerdi buraya da. geçilmeyenleri taşıyarak getirmişti yanında. bir kürt köyünde kürt bir aileye misafir olacaklardı.. akrabalardan bir akraba. uzak sayılır. saysan yedi göbek belki. saymasan yanıbaşında buluverirsin; insan.

insanlardan bir avuç insana, bir avuç insan olarak katılıverdiler. loş bir oda.. güleç insanlar. tebessümler, hoşâmediler.. kadınlar ve erkekler. kucaklaşmalar hal hatır sormalar. köşedeki kocakadının elini öpmeler, kürtçe sorulan sorulara tebessüm ederek cevap vermeler, anlayamamalar, anlatamamalar..

gelen ve kendinden gidemeyen kadın içi pırpır, yorgun ve hasta, çaresiz hissederek eşlik etmede gruba. kocakadın köşede kırış kırış elleri ve yüzleri ile içinden geçen ırmakları toplayıp eteğine bağdaş kurmakta.. beyaz tülbenti, tecrübelerin harita harita yol tuttuğu yüzünü çevrelerken, gelen misafirlere tek tek uğrayan bakışları ile kalplerini bir bir açıp kapatmada..

ev ahalisine katılan misafirler nasılsın diye sordular tek tek, kök salmış bir ağaç gibi köşede oturan kocakadına. sorular kürtçeye çevrildi. kürtçe cevaplar türkçeye.. kocakadın gelen ahalinin içinden bir kadını çağırdı yanına. gel dedi yanıma. çağrılan geldi yanına. kocakadın baktı gözlerine, baktığı gözler titredi. tuttu ellerini, tuttuğu el terledi. sonra kendi elini koydu misafirinin başına. kor ateşe zemzem dokunuşu gibi dokundu. nâr mıydı, nâr-ı beyza mıydı alın? adeta çatlayacak.. biraz daha uzun tutsa karşısında, şakaklarından kan sızacak. "hastasın sen?" diye sordu kürtçe düşünüp türkçe söyleyerek. biraz şefkat biraz üzüntü gizlenmişti sesine.

evet hastaydı gelen.. yaşadıklarından.. yaşananlar geçmiş, tesiri geçmemişti. her bir pınardan şifa diye içmiş, sıhhat bulurum diye köy köy gezmiş, belki umuttur deyip gitmediği doktor kalmamıştı. ama şu akşam örtüsü bu beldenin üstünü henüz örtmemiş olduğu vakte kadar ne şifaya ne şifacıya rastlamıştı. ümitsizlikle ümit sınırında salınıp duruyordu. kimseye derdini söylemiyor, halinden haber vermiyordu.

allah hakimdir diyordu, dağda bir koyun olsam ya baytar ya bir şifalı ot gönderecek. illa gönderecek.. vakit sabır vaktidir.

tam da böyle bir zamanda kocakadın gözlerine bakmıştı. bir buğu akmamak için hızlıca geçip gitmişti gözbebeklerinden.. kocakadın ellerini tutmuştu, alnına dokunmuştu. bu el yed-i beyza mıydı? allahım bu ele kendini bıraksaydı. kocakadın nerden ve nasıl anlamıştı da hasta mısın diye sormuştu? şimdi işte gözyaşlarını durduramıyordu. birbiri ardısıra eklenen yaşlardan gözleri kapanmıştı. başını evet anlamında salladı. konuşsa sanki hıçkırıkları köyü saracaktı. sanki kuzularıyla birlikte ağıllar, meskünuyla haneler, cemaatiyle camiler sarsılacaktı.

kocakadın herkesi dışarı çıkardı. dizlerine yatırdı hastasını. kocakadının eteklerindeki ırmak yatağına akıttı hasta kadın gözyaşı pınarlarını. oy oğlak dedi yaşlı kadın.. hastasın sen.. hastayım ben dedi içinden sabırlı kadın.. evet hastayım ben.. yaşlı kadın sırtını sıvazladı oğlağının. kalbinde kıyametler kopan kadın, sırtından kalbine uzanan bir el hissetti. yaşlı kadının dudakları duaya durdu. hasta kadın düşünmeyi unuttu. kocakadın okudu, genç fidan ağladı. kocakadın okudu, genç fidan duruldu. kocakadın okudu.. genç kadın harflerin, ayetlerin, surelerin; bedenine, kalbine, zihnine girişini seyretti. girdikleri yerlerdeki hüznü, kederi, korku ve endişeyi birbir azad edişlerini izledi. kocakadın sustu. genç kadın sustu. ağlamayı unuttu. doğruldu yattığı yerden, şifacının karşısında oturdu. kuru elleriyle diğerinin yüzünü sıvazladı biri, yüzündeki gözyaşını kuruttu öteki. allah şafi dedi beriki, amin dedi öteki. biri gitti, başkası geldi, diğeri çoktan gittiği için getirmesini bildi.

akşam, köyün üstünü örttü.. oğlakların ve tekelerin, toprağa gömülü kilerlerin, anne sütü emen bebelerin.. akşam üstünü örttü bilcümle seslerin.

ve geçtiler tekrar gelenler, daha evvel geçtikleri yerlerden.. kendinden geçebilen kadın için ne gece, geceydi artık; ne yokuş, yokuş; ne derbent, derbent.. ne kocakadın herhangi bir kadın..

az önce dışarıda batan güneş içinde tulu' etmiş, virajlar düzleşmiş, zorluklar asan olmuştu. bir ben uçurup kendinden başka bir varlığın gölgesinde mesken tutmuştu..

gelip de dönenler aynı kişiler değildiler artık. mevsim değişmiş, yol başkalaşmış, göz başkalaşmış. hal başkalaşmış..




6 Haziran 2014 Cuma

diyalog

Cok hizli cevaplar veriyorsun
Hakli olabilirsin. Ama o kadar hizlisin ki bu bilme sende bir kavramadan cok ofkeye yol aciyor.

Bu da benim yordamim olsun

Nasil istersen.
Sadece seni yoruyor gibi geliyor

Yo yormuyor

Huzuru bilmedigin icin yorulmadigini dusunuyor olabilirsin

Pek oyle huzurla bagi olan yerlerde yasamiyoruz
Kabul edilmis çaresizlik..
Genelde bununla yasiyor buradaki insanlar
Huzur dedigin de mutsuzluk aslinda
Gerci o da erdemli bi durumdur

Benim huzur dedigim mutsuzluk degil
Mutluluk da degil
Ikisinden de bagimsiz bir kavram
Ve huzurun dis alemle ilgisi yok bence
Benim bahsettigim huzur icin cehennemden gecmis bin defa yanmis
Yanmaktan artik bikmis olmak gerekiyor

Alpacino ya sorsarsan o da benzer bi cumle kurabilir

Zannetmiyorum
Cehenneme alismak! sadece bu degil
Cehennemde ve cennette ayni anda bulunabilmek
Ayni duygu ile

Koyluler hep cehennemden korkar

Ama cehennem elzemdir
Ve sadece kotuler icin degil.
O hepimizin yasadigi bi sey zaten

kadın bedeni ve zihniyet

bir söyledi:

Islamiyet ne cektiyse kadini bir turlu konumlandiramadigindan cekti galiba
Isin icinden cikamayinca siyah cuvala tikmak
Kapali toplum olmanin skintilari anlatmakla bitmez cunku
Ilk etapta kadini sahneye suruyorlar

bin ah işitti:

şöyle, bu İslamın değil muslumanlarin problemi
Insanlarin, inanci; kendilerince yorumladigi, dunyaya bakis acisiyla harmanlayarak aslinda biricik bir inanc insa ettigini dusunurum ben.

Eliot da bugun benzeri bi sey soylemisti. Hic bir toplumda tamamen hristiyan bireyler olamaz diyordu. Yani saf Hristiyanlık inancina sahip. Her topluma eski inanclari parazit gibi siner.

Maalesef ataerkil bir bakis acimiz var. Ve bu bakis acisi bazi seyleri kadin bedeni uzerinden tanimlamaktan hosnut; Namus gibi mesela.

Boyle yapmakla erkegin ustundeki sorumlulugu kaldirip kadinin ustune hamlediyor. Yani kadin kendi sorumlulugu uzerine bir de erkegin namusu ile sorumlu kiliniyor.

Ve biliyor musun bu topraklarda bu sadece islamcilarin da sorunu diil. Turk devrimi de kadin bedenini kendine secmistir erkekten ziyade. Kadin, turk devrimi icin de bir semboldur. (ve bu sembol oluş sebebiyle yıllarca kendi bedenini örtmek isteyen kadın kamudan uzak tutulmuştur)
Modern turk kadini imgesi modern turk erkegi imgesinden gucludur.

Ustelik bu, burada da kalan bi sey degil. Kadin bedeni esasen bugun pek cok zihniyet icin en cok baski uygulanan nesnedir.
Kadinin zayifligi guzelligi sexapalitesi uzerine mesela, reklamlar bile.

Anlayacagin bu genel olarak zihniyet sorunu.

Temelde boyle bir dusunce yapisina sahip insan, hangi inanca mensup olursa olsun o inanci bu sekilde yorumlamakta ivedi davraniyor.

Allah katinda ise kadin ve erkek kendi sorumluluklarina sahip. Bu sorumluluklar bireysel oldugu kadar toplumsal sorumluluklar. Fakat kadin daha cok sorumlu degil. Maalesef hala musluman erkekler kendilerini hataya dusuren bir suclu arama egilimindeler. Ve bu suclu genellikle kadin oluyor.

4 Haziran 2014 Çarşamba

bir çift give ve müslümanlık.

Ali Şeriati, Kültür ve İdeoloji kitabında yaşadığı bir hikayeyi anlatır. İsviçre'de bir beyin evine konuk olmuş ve duvarında bir çift 'give' görmüştür. bu givelerin misafir olduğu ev sahibi için bir önemi olup olmadığını sorar. ev sahibi İranlı olduğunu dolayısıyla onun için bir önemi olduğunu söyleyince Ali Şeriati, ancak, giveleri giyip cenevre sokaklarında yürüdüğünde o zaman onun İranlı olabileceği cevabını verir. bir çift giveyi duvara asmakla kendi kültürüne dönülemeyeceğini ekler..

bu hikayeyi okuyunca duvara astıklarımız geldi önce aklıma.. ayetler, sureler, hadisler, hattı kuran, ve tezhip eserleri.. aklımda aynı cümleler.. "giveleri giyip cenevre sokaklarında gezmedikçe iranlı olamayacaksın.. onu oraya asmak seni iranlı yapmaya, kültürünle bağ kurmaya yetmez."

daha sonra bedenimin de bir duvar olduğunu hayal ettim. namazı astım üstüne, haccı, duaları; zekat, zikir ve orucu.. birbir yerleştirdim bedenin cephelerine.. sonra baktım ki, eğer ruhum bu ayakabbılar ile dolaşmazsa bedenin süsü olabilirlermiş sadece, belki de yükü.. eve gelen adama, ben İranlıyım diyen kişi gibi, ibadetler de gören göze ben Müslümanım diyormuş.. elbet sembolik değeri var.. hatırlatması var..

fakat sadece bunun için olmamalılar.. o giveler üretilirken duvar süsü amacıyla üretilmemiş,  hayatı kolaylaştıran bir nesne olarak kültürün içinden damıtılmışlardı.. ibadetler de öyle.. hayatı kolaylaştırmak için tam da.. tam da yaşadığımız hayat için varlar.. insanın yaratılışındaki mükemmelliğe kişiyi götürecek bir çift give esasen hepsi.

orucun götürdüğü başka bir iklim, namazın tırmandırdığı bir başka zirve, haccın açtığı başka bir biliş için, katman katman insan olmakta yücelmek için ve belki de derinleşmek için ikram edilmiş birer yardımcı hepsi.. ne kadar da amaç gibiler.. halbuki araçtan öte değiller. fakat belki de bu yüzden çok kıymetliler.

onları ancak farkındalık sahibi ruhumuzla birlikte giyerek yaşadığımız kentin -kendimizin- sokaklarında gezebilirsek Müslüman olabiliriz.  ancak o zaman yabancı bir ülke bize ünsiyet verebilir. yabancılığımız kendimize, ancak o zaman kalkabilir. aksi durumda bedenin süsü, müslümanlığın işareti olan ibadetler kendi özümüzle bağ kurma tecrübesini bize veremeyeceklerdir muhtemelen..

3 Haziran 2014 Salı

duman

koca bir fil sürüsünü yutmuş karanlık gibiyim. homurtulu, huzursuz, ağır aksak hareket eden bir şeyler var içimde biliyorum. koca ciğerlerini derin nefeslerle dolduruşlarını hissedebiliyorum.. karanlığın tutsaklığından yorulmuş mahpuslar gibi öfkeliler hapsetmişliğime. eğer görünür duvarlar veya parmaklıklar olsaydı bu huzursuzlukla yıkabilirlerdi belki de.. fakat sınırı görünmeyen gittikçe kesifleşen bu karanlıktan nasıl kurtulacaklarını bilmeksizin yerleri dövmekten, karanlığın kaygan ve esnek duvarlarına çarpmaktan yoruldular. huzursuzlukları karanlığı ve kendilerini çoğalttı.. her geçen gün daha fazla soluk yükseldi aralarından.. daha çok göğüs şişti ve indi endişe ile. daha çok  kütle karanlıkla savaştı. her kaçış karanlığın sınırlarını genişletti böylece, sanki kaçan fillerin hepsini yutmak istercesine.

karanlık filleri büyük bir iştahla yutmaya devam ediyor. kıvamlı, dumanlı, kadir ve kahhar bir karanlık bu. yönleri silen, varlığı yoklukla birleyen, kolayı çetine denkleyen, dostluğu düşmanlığa çeviren bir karanlık. 

ne istiyor fillerden? aydınlığın hüküm sürdüğü coğrafyalardan istediği nedir ki her gün biraz daha yükselterek dalgalarını, çalıyor kıyalarından? filler tepinip durdukça, çoğalan bir devinimle sür'atini arttırıp karşılaştığı her şeyi bir file çeviriyor. karanlık fillerden besleniyor.

cânım ceylanlar, güçlü aslanlar, tilkiler, fareler ve sırtlanlar.. hatta binbir çeşit kuşlar, sürünen, koşan ve tırmananlar, toprağı kazanlar, suda yüzenler... her geçen gün bir fil olmaktalar. doğu ve batı, kuzey ve güney bir de ara yönler ise hep karanlık..

ve ben koca bir fil sürüsünü yutmuş karanlık gibiyim şu sıralar.



iyi ki varsın öteki

Bugun bir alevi sarkisiyla gune basladim
Biz buyuz. Dini, milli, etnik, siyasal kultur farkliliklarimizla biz hepimiziz.
Dunyanin her yoresindeki insanlarin sarkilarini severek dinliyorum. Neden bir alevi sarkisi uzak gelsin?
Neden kurtce beni rahatsiz etsin?
Ulusali islamcisi dindari ateisti alevisi sunnisi hepimiz bir olabiliriz.
Yeter ki saygi duymayi ogrenebilelim
Elbette hosumuza gitmeyen ya da anlayamadigimiz seyler olacak digerimizin yasantisinda..
Ve tam da burda saygi duymayi, anlayamadigimizi ve bunun bizim problemimiz oldugunu kabul etmeyi ogrenmemiz lazim
Sanki kendi varligimiz bir baskasinin yoklugu ile mumkun gibi anlasiliyor. Bu dusunce kendi varligindan emin olmayan kendine ve dusuncelerine guvenmeyen insanin isi gibi geliyor artik.
Bir de degismekten korkuyoruz. Farkli kulturlerdeki insanlarla temas icinde olursak bir seyleri yitirmekten endise ediyoruz.
Gerekirse bir seyleri yitirelim. Baskasiyla temas edince degisen sey zaten gercekte hic olmamistir. O bir varsayimdir.
Baskasiyla temas etmem eger beni yuklerimden kurtaracaksa veya sorgulamaya itecekse ne mutlu o bir baskasina..